2015/03/04

İSKİLİPLİ MEHMET ÂTIF HOCA

3 yıl öncesiydi...
Bir akşam Kelebekler Sonsuza Uçar filmini izledim.

Daha öncede söylemiştim, büyük dedem 18 yıl cihad etmiş ve Çanakkale'de şehit olmuştu.
Bunu her zaman söylüyorum.
Çünkü dedemle gurur duyuyorum. Film bittikten sonra, dedemin şehit oluşu geldi aklıma.
Devamında cevaplanmayı bekleyen binlerce soru takıldı peşime. Ağır bir yük gelip, omuzlarıma konuvermişti adeta...

Sabaha kadar düşündüm. Ne yapacaktım?
Nasıl ve nereden başlayacaktım binlerce şehidimize olan borcumu ödemeye?
Beynim durmuştu sanki. Elimde bir defter ve kalem...
Omuzlarımdaki yük çok ağırdı.

Eskilerden bir müzik geldi aklıma. ''Şehadet Kokan Gülleri Dermeye Geldik...''  Hemen açtım.
Dinledim... Dinledim.. Dinledim...
Ardı sıra kalemim, deftere durmaksızın yazmaya başladı.
Yazdı... Yazdı... Yazdı...
Binlerce kişiye ulaştı...
O binlerden biri şiir yazdı, diğeri çizdi. Bir başkası yine yazdı.
Mühim yerlerdeki pek  mühim kişiliklere ulaştım. Yazımı gönderdim.
Yarım kalan projeyi tamamlattık.

Ruhun Şâd Olsun İskilipli Mehmed Âtıf Hoca...
Sizde şâhid olun diye yazımı paylaşıyorum.

Bugün 4 Mart 2015...
İskilipli Âtıf Hoca'mızın şehadet yıl dönümü...

ŞAHİD OL YA RÂBBİ... Ben bu görevimi tamamladım...

                      乇.




İADE-İ İTİBARNAME: İSKİLİPLİ ATIF EFENDİ

Hakka ve insanlığa adanmış bir gönül.
İlmek-ilmek acı imtihanlarla dokunmuş bir hayat:
İskilipli Mehmet Atıf Efendi…

Hakkındaki hapis ve sürgün kararları nedeniyle yerleşik düzeni olmadı belki de.
Bir sürgün biterken diğeri başlamaktaydı.
Bunca sıkıntıya rağmen yılmadan, yıkılmadan mücadelesini vermeye devam ediyordu.

Yazdığı bir risale, O’na açılan son davanın sözde sebebiydi.
Bu kez ne hapis ne de sürgündü bedeli.
Suçsuzluğu kanıtlanmasına rağmen çoktan kalemi kırılmıştı zalimler divanında.

Olayı ilginç kılan hususlar, birçoğumuzu üzmüş, düşündürmüş ve halen çözümlenmeyi bekleyen soru işaretleri bırakmıştır dimağımızda.

Her şey şöyle başlamıştı!

Tarih 12 Temmuz 1924
İsimsiz bir ülkenin en karanlık döneminde, Frenk Mukallitliği ve Şapka isminde bir risale kaleme alınır Atıf Hoca tarafından.
Batılılaşma çabalarına şeran karşılık verdiği risalesinde, kâfirlere benzemeye çalışmanın, onlar gibi davranmanın haram oluşundan bahseder.

Kendisini eleştiren Süleyman Nazif’e verdiği: “Risalede şapkaya dair olan bahisleri Fetava-i Hindiyye, Kadıhan, Bezzaziye, Muhit-i Burhani gibi muteber fıkıh (hukuk) kitaplarından ahz ile (almakla) tercüme ettim. Meselenin ruhuna kendiliğinden bir şey ilave etmedim.” cevabı ise, eserin kıymetini açıkça ortaya koymaktadır.

Risale için, dönemin Maarif Vekâleti’nden izin verilmiş; hatta Atıf Hoca bu çalışmasından dolayı takdir edilmiştir.

Şapka Kanunu’nun 1 Kasım 1925’te yürürlüğe girmesi ile birlikte, aynı sistemin yargısı Mehmet Atıf Hoca’yı tutuklar.
Sebep; kanun çıkmadan bir buçuk yıl evvel yazmış olduğu Frenk Mukallitliği ve Şapka isimli eseridir.  

Adaletsiz adaletin önünde!

O dönem, şapka kanununa muhalefet edenleri yargılamak için İstiklal Mahkemeleri kuruldu.
Bu mahkemelerin en meşhurlarından biri, Ankara İstiklal Mahkemesiydi.

Üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle: “İstiklal Mahkemeleri, mahkemeden başka her şeydir. Riayet ettikleri bir hukuk sistemi yoktur. Mahkeme üyeleri hukuk adamları değildi. Hukuk tahsili ve ihtisası yapmamışlar. Mahkeme reisinden üyelerine, umumiyetle katildir, cani ve cahil kimselerdir. Meşhur Ankara İstiklal Mahkemesi reisi Kel Ali, Halit Paşa’yı meclis koridorunda vuran katildir. Tuhaftır ki o cinayet esnasında, destekçisi olarak yanında Kılıç Ali de vardı.”

Atıf Hoca hapiste zor günler geçirirken mahkeme günü gelip çatmıştır.

Muhakemesi esnasında kendisine yöneltilen tüm soruları, içtenlikle ve bir-bir cevaplamaktadır.

Yetkisiz hâkimlerin onca köşeye sıkıştırma çabalarına karşın, O, imanî kuvvetle hiç zorlanmamış; aksine, verdiği cevaplarla karşısındakileri çıkmaza girdirmiştir.

Mahkeme esnasında Atıf Hoca’yı köşeye sıkıştırmak amacıyla Kel Ali’nin: “Hoca! Şapka da bezdir, şu başındaki sarık da. Onu çıkarıp şapka taksan ne olur?” sorusuna Hoca efendi’nin verdiği cevap oldukça düşündürücüdür: “Reis Bey! Arkanızdaki bayrak da bezdir, İngiliz bayrağı da. Onu çıkarıp İngiliz bayrağını assanız ne olur!”

Yazar Şevket Süreyya Aydemir, yargılama sırasında yaşanan zulmü "Suyu Arayan Adam" eserinde irkilerek anlatır:

"Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefet etmekti. Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat bu hükmüyle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hocayı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris bu sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra öfke sağanağı geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken yine dudakları kımıldıyordu."

Bir kutlu rüya: Şahadet

Son duruşmaya kısa bir süre kala Mehmet Atıf Hoca koğuşunda savunmasını hazırlamakla meşgulken, bir ara yaslandığı ranzasında istemsizce uyuklar ve o kutlu rüyayı görür.

Rüyasında Fahri Kâinat Efendimizin: “Yanımıza gelmek dururken ey Atıf, neden savunma karalayıp durursun!” müjdesine nail olur.  
O an uyanır ve bu kutlu rüyayı, koğuş arkadaşına anlatıp elindeki savunmasını yırtar.
Bu rüyanın tecellisi olsa gerek, son duruşmada kendisine idam cezası verilmiştir. 

Atıf Hoca, ağır havası içinde, kasvet dolu salonu terk ederken ağzından: "Bu zalimlerle Mahkeme-i Kübra'da hesaplaşacağım!" cümleleri dökülmektedir.

Ve 4 Şubat 1926’da, bir Perşembe şafağında, şahadet şerbetini yudumlayacaktır son devrin din mazlumu.

 Aynı cezaevinde yatan Hasan Tahmilci gördüklerini şöyle anlatmaktadır:

"Mahkeme bitmiş, kararlar verilmiş ve her şey belli olmuştur. Ulucanlar cezaevinin hücrelerine çekilen hükümlüler, infaz anını bekliyorlar. İdam sırası gelenlerin çoğu kapıyı şaşırır, bacakları titrer, yürümekte güçlük çekermiş. Sıra kendisine geldiğinde bir görevli "İskilipli Mehmet Atıf" diye bağırdığında Hoca yerinden metin ve mütevekkil kalktı. Ağır adımlarla, vakar içinde dualar mırıldanarak sehpaya doğru yürüyüp gitti..."

O zamanlar âlem-i ibret olsun diye, meclis önünde astıkları insanları defnetmeyip günlerce beklettikleri olurmuş, kanlı sehpalarda. Bu da yetmezmiş gibi, bazı sokakların başında darağaçlarında asılı ulu canlar bırakırlarmış. Yine halkın, bu yüzden dışarı çıkmaya korktuğunu, o günlerin Ankara’sını yaşamış ve yazmışlarından öğreniyoruz.

Bugün belki de Atıf Hocamızın ve birçok masumun asıldığı Ankara Ulus’taki eski meclisin önünden sıkça geçiyoruz. Bazen hüzünlenirken bazen de ürpertiyle karışık bir öfke kaplıyor yüreğimizi. Kinimiz bileğleniyor…   

Atıf Hocamızın kabri, 73 yıl boyunca Ankara’da kimsesizler mezarlığındaydı. Daha sonra yakınları tarafından, İskilip’teki köyüne taşındı. Fakat ne yazıktır ki bugün hocamızın kabri, bakımsız bir haldedir.

İTO başkanı, Çorum’a yaptığı bir gezi sırasında, mübareğin kabrini de ziyaret eder. Bakımsız halini görünce üzülür ve mühendislere bir türbe projesi hazırlatır. Ama bu proje halen hayata geçirilmeyi beklemektedir.

Gün, iade-i itibar günüdür efendiler.

İskilipli Mehmet Atıf Efendi, kendi gıyabında, son devrin din mazlumlarına uygulanan ve alnımızda halen bir kara leke olarak duran bütün kıyımların özrünü beklemekte bizden. 

                                                                                                                                 28.07.2011

                                                                                                                               SEMENDER


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Tasarım:Sawako Kuronuma