2018/06/06

AKLIMI KURCALAYAN SORULARA UZMAN PSİKOLOJİK DANIŞMAN CEVABI

Daha Mutluyuz blogunun sahibesi Uzman Psikolojik Danışman  Yurdagül Çelik'e hemen hemen hepimizin cevaplarını merak ettiği soruları sordum. Tüm samimiyeti ile cevaplar veren Yurdagül Hanım, altın değerinde tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmedi.
Röportajın tamamı aşağıdadır. Hazırsanız, sizi şöyle alalım. >>>>
Blogunuzun ismi Daha Mutluyuz. Yaptığınız iş bir nevi insanlara daha mutlu yaşamayı öğretmek diyebilir miyiz?
-Evet tam da doğru bir tespit. İnsanların kendilerini daha çok fark etmesi konusunda rehberlik yaparak belki de bu sayede bir kişiyi bile daha mutlu edebilirim diye düşünmüştüm. 2 yıldan fazladır sosyal medyadayım ve bu konuda öyle güzel mesajlar aldım ki. Hatta bir kadın takipçimin yazdıkları beni çok etkilemişti. Boşanma sürecinde bol bol benim yazılarımı okuduğunu ve o yazılardan güç alarak daha kolay boşandığını söyleyip teşekkür etmişti :) Hala da düzenli takipçim:)
Ülke insanı olarak çok yalnız ve çok mutsuzuz. Bunun paralelinde sürekli stres halindeyiz. Günümüz Türkiye'sinde stresle başa çıkma yöntemlerinden en önemlileri hangileridir size göre?
-Bu konuda öfkeyle ya da stresle başa çıkma tarzında seminerler veriyorum. Fakat ben şuna inanıyorum. Çevrede her zaman stres faktörleri hep olacaktır. Sizin o stres faktörlerine nasıl tepki verdiğiniz önemlidir. Başkası için önemli olmayan bir olay sizin için stres faktörüyse orada bir duygu vardır. Gözlerinizi kapatın ve bu durum bana ne hissettiriyor diye kendinize sorun. Cevabınız mutlaka duygu olsun. Değersizlik korkusu, onaylanmama korkusu gibi. Duyguyu bulduktan sonra o duyguyu şifalandırmak için ya internet üzerinden ya da kendiniz yapamıyorsanız profesyonel yardımla o duyguyu şifalandırıp ilerlemelisiniz. Ani stres halleri için ise blogumdaki ÖFKE VE MUTLULUK yazısından faydalanabilirsiniz.
Ülkemizde kadına şiddet her geçen gün artıyor. Bu konuyla ilgili tv yayınlarından, camilere kadar kadına şiddetin önlenmesi adına vaazlar verildi. Toplumun bir kesimi şu düşüncede; kadınlar için şiddeti önlemede bile bir kadınlara acıyın, şiddet göstermeyin, yazık, onlar da değeri hak ediyor havasında öğüt verilerek zaten olması gereken eşitlik yok sayılıyor. Bu tür söylevler kadına şiddeti daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Durum gerçekten de böyle midir?
-Sadece ülkemizde değil maalesef dünyada çok fazla kadın ayrımcılığı var. Ataerkil bir dünyada yaşıyoruz. Geçen bir eğitim seminerinde hocamız dünyasal istatistiki verileri paylaşmıştı, çok üzülmüştüm. Kadınlar erkeklere oranla daha çok çalışıyor, daha az kazanıyor.
Hem psikolojik, hem fiziksel hem de ekonomik şiddete uğruyorlar. Hemcinslerimizin herkesçe, özellikle biz kadınlar tarafından desteklenmesi gerekiyor. Televizyonlarda görüyoruz, mesela adam karısını aldatıyor, aldatılan kadınla diğer kadın birbirine giriyor. Olayda etkin rol oynayan adam ise seyrediyor. Bu iki kadın birlik olsa, adamı gönderseler hayatlarından ve diğer kadınlar da bu adamın yüzüne bakmasa adam rahat rahat aldatır mı bir daha?  Her iki kadını da kandıran adam bu yaptığının bedelini hiç ödemiyor, toplum da ödetmiyor. Biz kadınlar birlikte hareket edersek düzeni değiştirebilecek gücümüz var. Biz,erkeklerden üstün olalım demiyoruz, hakları eşitleyelim diyoruz. Böylece dengeli bir dünya oluşacak ve herkes rahat edecek.
Feminist deyince de millet öcü gibi düşünüyor.Öyle değil ki :)  Bu arada geçen Mor Pedal diye bir dernekle görüştüm. Başka birkaç dernek görüşmelerim de var. Kadınların desteklendiği sosyal sorumluluk projelerinde olmak istiyorum. Aktif olarak bu işlere başladığımda blogumda duyurular da yapacağım. Sizler de destek olursanız bu dengesiz düzeni biraz olsun düzeltebiliriz.
Çok güzel bir düşünce. Memnuniyetle destekleriz. Umarım bizim de katkılarımız olur
Son yıllarda insanların birbirine, hayvanlara, hatta bitkilere bile katlanamamasının, her türlü şiddet ve istismarın yaşanmasının, tabiri caizse ceviz kabuğunu doldurmayacak konularda tartışıp, işi cinayete kadar vardırmasının sebebi sizce nedir? Asabiyetin esiri olunan bu durumdan nasıl kurtulabiliriz?
-Şiddetin altında yoğun değersizlik duyguları olabilir ve bu duyguyu da bastırıyor olabiliriz. Örneğin; patronumuza kızıyoruz, ona ifade edemiyoruz ve gidip kediyi tekmeliyoruz. Yer değiştirme savunma mekanizması diyoruz biz buna. Doğru zamanda ve doğru şekilde duygularımızı ifade edebilmeyi öğrenirsek ilişkilerimiz de daha sağlıklı olur. 
Bu dünya sadece insanlara ait değil. Doğaya ve hayvanlara da saygı duymayı öğrenmeliyiz. Eğer öfke kontrolünde ciddi sorunlarınız varsa, kendinize ve çevreye zarar veriyorsunuz demektir. Mutlaka profesyonel bir yardım almayı deneyin ve bu yardımı almaktan da korkmayın.Yurt dışında her ailenin aile terapistleri var. Her insan zaman zaman çıkış yolunu şaşırabilir. Psikolojiyle uğraşan bizler de kendi yaşantılarımıza objektif bakamayacağımız için profesyonel danışmanlık hizmetleri alıyoruz itiraf edeyim :)

Ben de bu mesleği yapanların psikolojik destek alıp almadığını hep merak etmişimdir. Açık konuşmak gerekirse sizinle röportaj yapmadan önce hakkınızda pek çok araştırma yaptım ve doğru kişiyle röportaj yapıyorum diye sevindim.

Özellikle sosyal medya sayesinde herkes bilim insanı, herkes eğitimci, herkes psikolojik danışman,herkes pedagog olmuş durumda. Bu örneklerin çeşitlerini de artırabiliriz. Hatta kitap yazıp seminerler, eğitimler, söyleşiler düzenliyorlar. Aslında gerçek hiçte böyle değil. Okumadıkları bölümlerden, zerre eğitimini almadıkları konulardan ahkâm kesiyorlar. Yazdıkları kitaplar yerli yazarlardan esinlenme, yabancı yazarlardan intihal ile oluşturuluyor. İşin en ilginç tarafı da hak etmedikleri halde toplum bu insanları otorite kabul edip, hayranlık besliyor. Bu konudaki fikriniz nedir?
-Meslek yasası yok ülkemizde. Öyle olunca her şey karman çorman, 2 günlük eğitimle herkes koç oluyor. Halbuki insan sağlığı çok değerlidir, bu kadar ucuz değil. O insana faydanız olmadığı gibi zarar verebilirsiniz bu şekilde. Bizler şöyle düşünürüz, eğer faydalı olamayacaksan zarar da verme, nötr noktasında kal ve gerekirse uygun uzmana yönlendir. 
Akademisyenler ve bu konun uzmanları da alanları boş bırakıp, makale yazmak gibi işlere odaklandığı için boş kalan alanları böyle insanlar dolduruyor maalesef :(  Psikiyatri servisine gidiyorsunuz ilaç verip gönderiyor. Psikoterapi ayağı çok eksik ülkemizde. Özel psikoterapi ücretleri de çok yüksek. Öyle olunca fiyatı daha da ucuz olan insanların kapısını çalıyor insanlar.
Tabi ki koçları da şimdi zan altında bırakmayayım. İşini çok iyi yapan insanlar var. Fakat şuna inanıyorum eğer insana hizmet sektöründeyseniz ki bu bir de psikoloji gibi önemli bir alansa sürekli kendinizi geliştirmek ve yenilemek zorundasınız. 
İnanın bir klasör dolusu eğitimim olmasına rağmen hala yeni yeni şeyler öğrenmeye ve uygulamaya devam ediyorum. Ben diplomayı aldım bitti diyemezsiniz bu alanda. Yaşam boyu eğitime inanmayanların bu işi de hakkıyla yapabilmesi mümkün değildir bence. Sizler de bu hizmetleri alacağınız kişiyi iyice sorgulayın, araştırın. Uyduruk uyduruk bir çok eğitim koyup cv'lerini şişiriyorlar. İyice bakın ve inceleyerek karar verin. Beni  de sosyal medyadan bulan danışanlar oluyor. Onlara da mutlaka soruyorum hakkımda ne biliyorsunuz diye. Bazen de sorunu öğrendiğimde başka uzmana yönlendiriyorum.
Bizler 20 li yaşlarımızın başındayken, büyüklerimiz hep gençliğimizden, toyluğumuzdan dem vurup biz gençken böyle değildik derlerdi. Şimdi ise bizler gençlere aynısını diyoruz. Bu döngü hep böyle mi devam edecek? :)
-Ben öyle düşünmüyorum. Gençlerden çok umutluyum. Kuşak farkı var ve empati yapamıyoruz çoğu kez. Onların doğru yönlendirilmeye ve yüreklendirilmeye ihtiyacı var. Zaman değişti, şartlar değişti. Eski şartları düşünerek bu zamanı değerlendirmek doğru olmaz. Motivasyonlarını arttırmalıyız gençlerimizin ki ben gençlerimize inanıyorum. Kendilerinin farkında onlar, ne isteyip istemediklerini biliyorlar. Bizim gibi kurban şuurundan değiller. Seviyorum sizleri :)

Teşekkür ederiz :) Biz de sizin gibi anlayışlı, hoşgörülü büyüklerimizi daha bir seviyoruz.
Bir de çocukların birbirine tahammülsüzlüğü ve şiddeti var. Hep kendinden güçsüzü ezmeye eğilimliler. En basitinden bir örnek; oğlum 2 yaşındayken parka götürdüğümde 4-5 yaşındaki çocukların sen bizimle oynayamazsın deyip vurmalarına çok tanık olmuşumdurBiz küçükken sürekli bir abi-abla-kardeş ilişkisinde olurduk. Daha doğrusu olmak zorundaydık. Misafir gelse küçük çocuğuna bakılır, beceremese de illaki oyunlara alınırdı. Şimdi aynı ortamda yaşayan çocukları bile bir arada tutamıyoruz. Bu toplum yapısının kökten değişiminin bir yansıması mıdır? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Bunlar anne babaların çocuk yetiştirme şeklinden kaynaklanan sorunlar. Bence herkes anne baba olmadan önce böyle eğitimlere tabi tutulmalı. Ezik yetişen anne ve babalar bu sefer de egoist çocuklar yetiştiriyor. Halbuki denge önemli. Bir türlü çocuk yetiştirmede dengeyi bulamadık :( 
Eğitim eğitim eğitim diyorum. Çocukları düzgün eğitmek ve yönlendirmek bizim sorumluluğumuz.

Siz de güçlü bir kadınsınız. Güçlü olmanın belli bir yaşı var mı? Yoksa geçte olsa güçlenmemiz mümkün mü?
-Bunu şöyle açıklayabilirim. İlk önce kendinizi tanımayı öğrenmelisiniz. Zayıf yönleriniz, güçlü yönleriniz, geliştirilebilecek özellikleriniz. Bunları tespit ettikten sonra da güçlü yanlarınıza odaklanarak planlar yapmalısınız. Bazen planlar bozulabilir. Mutlaka bir B planı ya da C planınız olsun. Alternatifli planlarınız olursa hayatın içinde daha rahat edersiniz. Kendinize inanın. Başarısızlıklarınızdan ders çıkarın. Çevre ne der diye düşünmeden kendi gerçek isteklerinize odaklanın. Çalışkan olun, azimli olun, sabırlı olun. Bir de her ne yaparsanız yapın insani değerlerinizi kaybetmeyin. Başarmak uğruna arkadaşlarınıza asla çelme takmayın.
Geç diye bir şey yoktur. Bu benim üçüncü meslek değiştirmem ve 45 yaşındayım :) Geç olgusu insanın zihninde yarattığı bir illüzyondur. Ünlü mucitlerin çoğu 60 yaşından sonra keşifler yapmıştır. Ailenizin ve çevrenizin geç kaldın döngüsüne sakın dahil olmayın.
İstisnaları tenzih ederek belirtiyorum. Üretmeyen, düşünmeyen, okumayan, vizyon ve misyondan uzak, hayatı tv dizilerinden, tv ve sanal ortam ünlülerinin yaşamından ibaret sanıp, onlar gibi yaşamaya çalışan, eleştiri ve tartışmanın manasını kavga ve hakaret sayıp, her konuda bilgiçlik taslayıp, sevdiği, desteklediği, grup, şahıs, parti, ünlü gibi taraf olunabilecek şeyleri bağnazca savunan bir nesil geliyor. Sizin bu nesil hakkında düşüncelerinizi çok merak ediyorum.
-Ben öyle düşünmüyorum. Sevgiyle yaklaşmalıyız çocuklarımıza. Eğer onlar bu kadar bozuk bir nesilse biz büyüklerin onları yetiştirme şeklinin de önemli bir payı vardır diye düşünüyorum. Sevgiye hiçbir canlı kayıtsız kalmaz. Birbirimizi daha çok sevmeliyiz. Aile bağları da sağlam ve güçlü olursa gençler mutluluğu dışarıda aramaz.
(Hocam bal gibi cevaplar veriyorsunuz ya :) )
Son cümleler her zaman gençler için olur ama ben hem gençler, hem anne-babalar hem de orta yaşa doğru yol almış kişiler için tavsiyelerinizi almak istiyorum.
-Öğrenmekten vazgeçmeyin. İnsani değerlerinizi kaybetmeyin, iyi niyetli ve dürüst ilişkiler kurun. Değişimden korkmayın. Kendinizi yargılamayın. Kendinizi her halinizle sevin, hatalarınızı da hoş görün. Elinizden geleni yapın, olmuyorsa da omzunuzu silkip hayata devam edin. Bu hayatı çok da abartmayın,tadını çıkarın :)
Sizi seviyor ve ilgi ile takip ediyoruz. Mutluluğunuz daim olsun. Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. :)
-Ben de zevkle yanıtladım. Böyle güzel sorular sorduğun için ben teşekkür ederim. Dilerim cevaplar tatmin edici olmuştur. Bir an kırmızı koltuktayım gibi hissettim .Senden iyi gazeteci olurmuş, iyi sıkıştırırmışsın :) Seviyorum ben de geleceğimizin teminatı olan siz gençleri. Açık ve aydınlık olsun yollarınız. Sevgi ve saygılarımla :)

(Her zaman gururla söylerim. Lisede  okulun edebiyat temsilcisiydim. Gazete ve dergi çıkarıyorduk. O zamanlar gazeteciliğe çok özenirdim. Ne günlerdi. )


NOT: Yazı boyutu bana çok küçük görünüyor. Bu, gözümdeki sorundan da kaynaklanıyor olabilir. Eğer siz de okumakta zorlanıyorsanız, yorumlarda bildirin.


                                                              

                                                          乇.乃

                                                                            

2018/04/27

AGATHA CHRISTIE'NİN PERA PALAS SIRRI

NTV yayınlarından çıkan çizgi roman Şark Ekspresi'nde Cinayet/Gizli Düşman'da Agatha Christie'nin yaşamına da kısaca değinilmiş. Kendi cümlelerimi de ekleyerek, Sevin Okyay'ın dosyasından alıntıladığım şu kısımla beraber, gelin Agatha Christie'nin kaybolduğu sırlı 11 güne, en başından bir göz atalım. İnternette gezen bilgi kirliliğine de belki son nokta olur.

Yazarın hayatındaki en büyük esrarı 1926 yılında 11 gün süreyle ortadan kaybolması oluşturur. Bu olay onun Akroyd 'un Katili'nin yayınlandığı, yani adamakıllı meşhur olduğu yılda meydana geldiği için herkesin de ilgisini çekmişti.
Kitabının kazandığı başarı bir yana, 1926 Agatha Christie için kötü bir yıldı. Önce ok sevdiği annesi Clara ağır bir hastalığın ardından öldü. Kocası Archie hastalık sevmediği için onu annesiyle yalnız bırakmıştı. Agatha'nın kafası karışmış, sinirleri bozulmuştu. Arabası çalışmayınca göz yaşlarına boğuluyor, çek imzalarken bazen adını hatırlamıyordu. Bir sinir krizinin eşiğindeydi. Nihayet evleri Styles'a dönecek gücü buldu. Ama orada onu daha büyük bir darbe bekliyordu.Archie karısına, Binbaşı Belcher'in eski sekreteri Nancy Neele'e aşık olduğunu söyledi. Hemen boşanmak istiyordu.

3 Aralık 1926 da Archie Christie hafta sonunu sevgilisiyle geçirmek için Godalning, Surrey'e gitti.
Aynı akşam 21:45 te, yanına küçük bir bavul alıp, sekreterine Yorkshire'a gittiğini bildiren Agatha ardında bir mektup bırakarak ortadan kayboldu.
Ertesi sabah kaputu kalkmış, ışıkları yanar haldeki yeşil Morris Cowley arabası, Newlands Corner, Surrey'de bulundu. Kürkü, içinde eşyalarıyla bavulu ve süresi geçmiş ehliyeti de arabadaydı. Derler ki, dört ilçe, 500 polis Agatha'yı aramış, bilgi verene ödüller vadedilmiş. Bu olaya reklam gözüyle bakanlar, kocasından intikam almak için dikkat çekmeye çalışıyor diyenler ve hafıza kaybına uğradığını iddia edenler olmuş.
Nihayetinde 11 gün sonra  Harrogate'teki Hydropic Hotel'de bulundu.  Otele Archie'nin sevgilisinin soyadıyla, ''Capetown'lı Bayan Teresa Neele'' olarak kayıt yaptırmıştı. Polis ve basın Archie Christie'yi getirdi ama Agatha onu önce kardeşi sandı. Kocası daha sonra onun tamamen hafızasını kaybettiğini ve kim olduğunu bilmediğini söyledi.



Kayıp olayı filmlere ve romanlara konu olmuştur. Agatha Christie bu esrarı otobiyografisinde de çözüme kavuşturmadığı için, öldüğünde bulmaca cevapsız kalmıştır.

(Buradan sonraki cümleler o bilindik Pera Palas sırrını anlatıyor ama herkes gibi Sevin Hanım burada bir yanlışlık yapmıştır. İleriki paragraflarda doğrusuna değineceğim.Şimdi Pera Palas'ı meşhur eden şu olaya bakalım.)

İşte bundan sonra ortaya meşhur Pera Palas Oteli meselesi çıktı. Murder on the Oirent Express'i orada yazmıştı ama İstanbul Harrogate'ten binlerce km uzaktaydı. Hollywood işe dahil olunca bu mesafe önemini kaybetti. Warner Bros esrarı çözmek üzere Hollywood medyumu Tara Rand ile anlaştı. Rand'a göre öteki dünyadan ''Kayboluşumun anahtarı Pera Palas'ta'' diye bir cevap gelmiş. Medyum, yazarı 411 numaralı odanın döşeme tahtaları altına bir anahtar saklarken gördüğünü de eklemiş. Kameralar, muhabirler dünyanın dört bucağından İstanbul'a akın etti. 7 Mart 1979'da 411 numaralı odaya doluştular. Tara Rand ile telefonda bağlantı kuruldu.Sonunda sekiz cm boyunda eski ve paslı bir anahtar bulundu. Pera Palas'da  durumdan memnundu ve otel müdürü anahtara el koydu. Warner Bros'a iki milyon dolara satacağını söyledi. Hayalet yazarımız ise iddialara göre ''Ancak anahtar Rand'de olunca esrar çözülür'' diyordu. Rand İstanbul'a geldi. New York Times haber hakkı için 75 bin dolar teklif etti. Ve tam ABD medyası bu büyük esrarın çözülmesini beklerken Pera Palas personeli greve gitti. Grev bir yıl sürdü. Warner Bros'da Pera Palas kısmını eklemeden, yaptığı filmi 1979 da gösterime soktu. Meşhur anahtarın bir İstanbul bankasının kasasında olduğu söylenir. 1986'da, 411'in tam üstündeki odada ikinci bir anahtar bulundu. ''Doğrusu Hercule Parriot bile bu bulmacayı çözmekte zorlanırdı.'' diyerek cümlelerini bitirmiş yazar.

Peki gerçekten Pera Palas olayı 1979 da yaşandı mı? Dünyanın dört bir yanından muhabirler ve basın bu esrar için gelirken Türk basını neden sessiz kaldı?
Sevin Hanım araştırmasını eksik yapmış olacak ki aslında Agatha'nın Pera Palas değil başka bir otelde kaldığını fark edememiş. 
Buradan sonrasını gazeteci Bahadır Özgür'ün kaleminden okuyoruz.

''Pera Palas Oteli, İngiliz polisiye yazarı Agatha Christie’nin adıyla adeta özdeşleşti. Otel, tanıtımlarında yıllardır onun adını kullanır. Bu imaja uygun olarak önceki gün de Christie’nin kaldığı söylenen 411 numaralı odanın karşısındaki 410 numara da, Türkiyeli polisiye yazarı Ahmet Ümit’e verildi. Ümit’in yeni romanını bu odada hazırlayacağı açıklandı. Ne var ki, ortada pek de dillendirilmeyen bir muamma var: Christie, gerçekten Pera Palas’ta kaldı mı? 

Sherlock Holmes: Evet kaldı
Madem polisiyeden bahsediyoruz, bu soruyu tam da konuya uygun bir yöntemle çözmeye çalışalım. Ve 411 numaranın esrarının izini sürmeyi iki ünlü dedektife, Sherlock Holmes ile Hercule Poirot’ya bırakalım... Pera Palas yetkilileri olaya, Conan Doyle’un kahramanı Holmes gibi yaklaşır. Holmes için önemli olan anlatılan hikâyeden ziyade bulunan kanıttır. Otel de önümüze türlü türlü kanıtlar sürüyor. Gerçekten de rezervasyon defterinde, Şark Ekspresi’nin konuk listesinde ve o dönem hem tren yolunu hem oteli işleten Cook şirketinin kayıtlarında Christie’nin imzası vardır. Hatta 1979’da Christie’nin kayıp 11 gününü filme almak isteyen Warner Brothers Şirketi’nin tuttuğu bir medyum, Christie’nin bu 11 günlük kayıp dönemine ışık tutacak bir anahtarın, Pera Palas’taki odada bulunduğunu iddia eder. O dönem otelin Yönetim Kurulu Başkanı olan Hasan Süzer de odada bir anahtar bulunduğunu açıklar. Pera Palas, 2010’da topladığı tüm bu kanıtların eşliğinde Christie’nin 120. doğum gününü yazarın akrabalarının da davetli olduğu bir partiyle kutlar. Ama bu meşum esrara Christie’nin ünlü dedektifi Poirot’nun açısından yaklaşınca sonuç bambaşka çıkıyor. Holmes’ün aksine Poirot, güçlü sezgilerine ve zekâsına güvenir. Nobran dedektifimiz için kanıt bir şey ifade etmez. Sanki Holmes’e bir gönderme yapar gibi, “Ben köpek miyim ki, yerde kanıt arayayım” der. O hikâyeye bakar, boşlukları keşfeder, parçaları birleştirir... 

Şark Ekspresi’ndeki rivayet
Poirot olsaydı eğer, öncelikle bu muammanın nereden çıktığıyla işe başlardı. Christie’nin en ünlü romanı Şark Ekspresi’nde Cinayet’i 411 numaralı odada yazmaya başladığına dair üzun süredir bir rivayet dolanır durur. İnternetteki basit bir tarama sonucunda en ciddi yazılardan en basit Wikipedia maddesine kadar her yerde bu malumatın kesin bir bilgi olarak kullanıldığına rastlamak mümkün. Üstelik gerçek açık bir şekilde gözünün önünde durmasına rağmen... Şark Ekspresi’nde Cinayet, İstanbul ’da başlar. 1930’lu yıllarda Şam’da görevini başarı ile tamamlayan Poirot, Toros Ekspresi ile İstanbul’a gelir. Haydarpaşa Garı’nda iner, vapurla Sirkeci’ye geçer, Galata Köprüsü’nden doğruca Pera Palas’a değil, Tokatlıyan Oteli’ne gider. Kitabın orijinalinde bu bölümünün adı da zaten Tokatlıyan Oteli’dir. Böylece Poirot, rivayetin ilk kaynağına ulaşır. Sıra asıl kahramanın ağzından gerçek hikâyeyi dinlemeye gelir. O da bizzat Christie’nin kendisidir. Bunun için de pek fazla çabaya gerek yok aslında. Zira, Christie; 2009’da Türkiye ’de Altın Kitaplar Yayınları’nın, Azize Bergin’in çevirisi ile yayımladığı ‘Hayatım’ adlı otobiyografisinde İstanbul macerasını detaylarıyla paylaşır. Biyografiye bakılırsa Christie, Şark Ekspresi ile 1926’da İstanbul’a gelir. Trende genç bir Hollandalı mühendisle tanışır. Mühendis, sık sık İstanbul’a seyahat etmesinden dolayı kenti iyi bildiğinden bahseder. Christie, genç mühendisten etkilenmiştir. Bu tanışıklığı şöyle aktarır: “Hollandalı mühendis benim İstanbul’da nerede kalacağımı öğrenmek istedi ve benimle ciddi ciddi ilgilendi. Kentteki tehlikelere karşı beni uyardı. Adam, ‘Dikkatli olmalısınız. İnsanların size söylediklerine inanmamalısınız. Nereye götürüldüğünüzü bilmeden çeşitli eğlence yerlerine gitmekten de sakınmalısınız’ dedi. Adam beni tehlikelerden korumak için İstanbul’a vardığımız zaman yemeğe davet etti. ‘Tokatlıyan Oteli çok iyi bir oteldir. Orada güvende olacaksınız. Ben sizi saat dokuza doğru arayacağım ve güzel ve iyi bir lokantaya götüreceğim’ dedi. Ertesi gün mühendis söylediği saatte beni aradı ve İstanbul’un bazı görülmeye değer yerlerini gezdirdi. Güzel bir akşam geçirdikten sonra mühendis beni tekrar Tokatlıyan Oteli’ne getirdi. Mühendis kapının eşiğinde , ‘Acaba’ dedi. Soran gözlerle bana baktı. ‘Acaba şimdi.’ Sorunun niteliği daha da belirginleşmişti. Sonra adam içini çekti. ‘Hayır bu soruyu sormamak daha akıllıca olur’ dedi.” (sf. 444-445)

Poirot: Hayır kalmadı
Otobiyografisinde Christie, mühendis ile geçirdikleri iki günü ayrıntılarıyla anlatır. Hatta mühendisin Şark Ekspresi ile Pera Palas’ın seyahat acentesi olan Cook şirketi konusunda kendisini uyardığını, bu şirketin yetkililerinin ayarladıkları rehberlerin pek de götürdükleri yerlerin de güvenilir olmadıklarından bahsettiğini yazar. Muhtemelen Christie de etkilendiği mühendisin öğütlerini dinlemiş ve şirketin ayarladığı otel yerine onun tavsiye ettiği Tokatlıyan’da kalmıştır. Nitekim Christie, ertesi günü Cook şirketinin kendisini aradığını ve doğrudan Haydarpaşa Garı’na gittiğini söyler. Kitabında Haydarpaşa’yı, yolları, insanları bütün detaylarıyla tarif eder lakin, Pera Palas’tan yine tek kelime bahsetmez.
İşin doğrusu Christie için Cook şirketi Pera Palas’ta 411 numaralı odayı ayırtmış, yazarın neleri istediğini yönetime bildirmiştir. Yazar ise küçük bir kaçamak yapıp kimseye haber vermeden Tokatlıyan’da vaktini geçirmiştir. Dolayısıyla Holmes’ün bulguları resmi olarak polisiyenin kraliçesinin Pera Palas’ta kaldığını gösterse de yazarın kendi kayıtları 411 numaralı odaya adımını dahi atmadığına işaret ediyor. Polisiye meraklılarına da hangi dedektifi daha çok seviyorlarsa onun hikâyesine inanmak kalıyor. Zaten polisiyenin heyecanı da bu değil mi?

TOKATLIYAN OTELİ

Tokatlıyan Oteli, Üç Horan Ermeni Vakfı’nca 1884’te yapılan ve 1892’de yanan tiyatro binasının yerine Mıgırdıç Tokatlıyan Efendi tarafından inşa edildi. Lokantasıyla ünlü bu otel Pera Palas ile sıkı bir rekabet içindeydi. Daha sonra Türk bir yatırımcı oteli satın aldı ve adını Konak olarak değiştirdi. 1954’teki yangınla da yok olup gitti. İstiklal Caddesi’ndeki bina harabe bir iş hanı olarak kullanılıyor. Troçki’ye kadar pek çok ünlü ismin de bu otelde kaldığı biliniyor.

PERA PALAS

Orient Express, 1888 yılında Paris-İstanbul seferlerine başladığında, İstanbul’da Orient Express yolcularının alışkın oldukları yüksek standartları sunabilecek bir otel yoktu. Bu boşluğu, kısa süre sonra kuruluş çalışmalarına 1892 yılında başlanan, 1895’te ise açılış balosu yapılan Pera Palace Hotel doldurdu. Levanten mimar Alexandre Vallaury’nin tasarladığı otel, Haliç’in manzarasına hâkim Pera’nın Tepebaşı bölgesindedir ve halen faaliyetini sürdürüyor.''

Böylelikle Agatha Christie'nin Pera Palas sırrı da açığa kavuşmuş oluyor. TRT'nin veya gazetelerin 1979 arşivlerinde Pera Palas'ta yaşanan anahtar bulma hadisesinin yer almaması olayın PR çalışmasından başka bir şey olmadığının bir kanıtıdır bence.



                                                                                       乇.乃 




2018/04/25

RENKLİ TİRTİL RÖPORTAJI

Merak ettiğimiz dizi ve filmleri izlemeden önce en çok onun bloguna başvuruyoruz. Onun yorumlarını okumadan izlemediğim yapımlar neredeyse yok. Çok sevdiğim blogger arkadaşım @renklitirtil ile röportaj yaptım. Hakkında merak edilen her şeyi sormaya gayret gösterdim. Bir dizi talihsiz olaylar sonucu ilk röportajımız kaybolsa da ikinciyi kaybetmeden bloga girdiğim için kendimi tebrik ediyorum.

Keyifli okumalar...

İlk röportajın kaybolma vakasından sonraki ilk sorumu sorayım. 
Blog yazmaya ne zaman ve niçin karar verdin?

-Öncelikle merhaba. Benimle  röportaj yapmak istediğin için teşekkür ederim.
Blogumu  26 Aralık 2012 günü açtım.  Kendimi anlatmaya ihtiyacım vardı.  Bu yüzden blog açmak istedim.

İlk blog postunu gireli 6 yıl olmuş. Bu 6 yılda geliştiğini düşünüyor musun?
-Şu an için tam değil hala  pişmem gerekli. 6 yılda geçse yolun başında  sayılırım her konuda çok fazla eksiğim  var.
 Umarım zamanla  istediğim gibi bir blogger olabilirim.

Geçen yıla nazaran blog üyelerinde müthiş bir artış var. Bunu neye bağlıyorsun?
-Gerçekten mi? Açıkçası böyle bir artışın olduğunu sen  yazmasaydın fark etmemiştim.
Bence yok çok yavaş gidiyor hatta  benimle aynı yıllarda blog açan insanlara göre çok gerideyim. 
Fakat hiç takipçi kaygım olmadı. Sadece bir gün görüntülenme sayımın düşmesinden korkuyorum.
Blogumun takip edilmesinden çok  yazılarımın sevilmesini ve okunmasını istiyorum. 
Yazdığım yazılara yorum geldiği zaman çok mutlu oluyorum ve yorum yapan kişiye karşı minnet duyuyorum.
Yazdığım yazının  okunması çok özel bence.

Aynı türden diğer bloglara göre blogunda Türk dizilerinin tanıtımlarına daha çok yer veriyorsun sebebi var mı?
-İlk yazmaya başladığım zamanlar  herkes  başka ülkelerin dizilerini ve filmlerini yazıyordu.
Özellikle Asya kısmında  bir diziyi bir çok blog aynı anda yazdığı için tüm akışım aynı dizi ama farklı bloglar olarak görülüyordu. Ekstra olarak aynı diziyi benim yazmam kendime, takipçilerime hiç bir şey kazandırmazdı. Sadece bir tık fazla alırdım, o kadar ama.

Türk dizileri her yıl biraz daha gelişip güzelleşirken neden kimse yazmaz diye düşündüm ve farklı bir şeyler yazmak istedim. En azından başkalarının akışında farklı bir şey olsun istedim.
Şu an bu konuda  yazan bir çok blog var ve seviniyorum.  Bu konuda bile önce ülkemiz olduğunu düşündüğüm için  blogunda özgün bir şekilde  yazan tüm blogları destekliyorum.
Belki Asya dizileri kadar görüntülenme almaz ama en azından  takipçilerimizin Türk dizilerini keşfetmesini sağlayabiliriz.

Bu kadar dizi tanıtıyorsun ama hepsini izliyor musun?
-Her güne bir dizi izliyorum.  Eğer dizi vazgeçilmez değilse  yeni gelen dizi de güzelse  hızlıca  yeni başlayana dönebiliyorum. 
Evet, her dizinin ilk 4 bölümünü izliyorum ama yazarken ilk bölümüne göre yazıyorum. Türk dizileri  uzun olduğu için   ilk bölümden yazmak çok kolay oluyor.
Çünkü hangi karakterin ne olduğu  ya da dizinin tutup tutmayacağı  daha ilk bölümden belli oluyor.

Şu an çok sıkı izlediğin dizi veya diziler var mı? Varsa hangileri?
-Var tabii ki, Çukur, Ufak Tefek Cinayetler,  Sen Anlat Karadeniz,  Vatanım Sensin, Aşk ve Mavi, Tehlikeli Karım var şu an. 

Diziler belli bir bölümden sonra klişeye bağlanıyor  Benim merak edip izlediğim bir dizi vardı.
İsmi lazım değil kısaltılmışı S.B.A Son 5 bölüm belki daha fazladır klişeye bağladı. Artık izlemeye gerek duymuyorum
En azından temelde  nasıl devam edecek biliyorum.

-Bazı diziler öyle evet ama bazıları klişeye  bağlasa bile izletiyor  kendini, mesela Aşk ve Mavi.

Son yıllarda reyting alamayan dizilere yapılan bir uygulama var. Bu uygulama eskiden yoktu. Eğer diziler birkaç bölüm belli bir reyting bandını aşamazsa final bile yaptırılmadan pat diye yayından kaldırılıyor. Bu diziler reyting yapamasa da belli bir kitlesi oluyor ve o kitleye yapılan saygısızlık olarak görüyorum bunu. Senin fikrini merak ediyorum.

Yeni sistemin kapitalizm çizgisinden gittiğini  düşünüyorum. Eskiden oyunculara, set ekibine, anlatılan hikayeye saygı duyulurdu şimdi ise bunun tam tersi para ön   planda. Bunun dışarıya dizi satma ile başladığını düşünüyorum.
Reytingleri, hikayesi ve oyuncuların oyunculukları kötü  olsa bile  dışarıya  iyi satıldığı için sezonlar suren diziler biliyorum. Şu an bile öyle diziler mevcut. Bu yüzden dizinin iyi olması pat diye yayından kaldırılması  hiçbir şey ifade etmiyor.  İzleyici de o kadar alıştı ki  yeni dizi gelir  düşüncesi ile  bu durumu hemen kabullenip  normal görüyor.  Bu sistemde bir yanlışlık var ama nasıl düzeltilir bilmiyorum.

Sevdiğin ve sevmediğin blog türleri var mı ?
-Özgün olan tüm blogları seviyorum. Sevmediğim elbette ki hırsız bloglar.
Bir blogu takip ederken tür seçmiyorum. Güzel yazıyorsa  her alanda blogu okur ve takip ederim.

Çoğu blogger arkadaşları tanıyalı uzun zaman oldu seni de öyle tabi.
Ve bu zaman içinde hayatı değişen hayallerine kavuşan ya da hayatı bambaşka yönlere akan arkadaşlarımız oldu.
Birbirimizin hayatlarının pozitif ya da negatif değişimine, gelişimine şahit olmak ortak olup paylaşmak bence çok güzel. Sence?
-Bence çok güzel bir duygu. Birbirimizi hiç görmesek de, birbirimizin üzüntülerini, sevinçlerini paylaşmak birkaç bloggerla aramda   bir bağ oluşturdu. 
Umarım bu bağ  oluşturduğum bloggerlarla hiç kopmam.

Bloggerların ve Vine fenomenlerinin hadi onlar neyse de, ünlülerin Instagram, You Tube kanalı
derken her türlü para kazanacak mecrada, saçma sapan videolarla, sürekli karşımıza çıkmalarına ne dersin?
-Ben buna  katılmıyorum saçma bile olsa üretiyorsa kişi ve hakkıyla  emek vererek yapıyorsa, yapsın kazansın. 
Her youtuberın bir izleyicisi bir kitlesi var bana  saçma gelen  başkasına  güzel gelebiliyor.
Tabii ki olayı  aşırıya kaçıranları   sırf fazla izlenmek   için  insanları  rahatsız edenleri, kendine ve başkalarına  zarar verecek şeyler yapanları tasvip etmiyorum.
Ben aslında sosyal medyada (twitter, facebook, instagram) saçmalayan fenomenlerin çoğunu sevmiyorum  ve  yine sosyal medyada   sayfalarını büyütmek için bilinçsiz  paylaşım yapanları.
Mesela geçenlerde instagramda  bir sayfaya  artık dayanamadım ve engellemek yerine  engellesinler diye  hakaret ettim. 
Sayfa keşfetimde çıkıyordu,  yorum almak için paylaşımlarının üzerine  acayip şeyler yazıyorlardı.  Artık  o kadar sinir oldum ki  biraz hakaret ederek yorum  yaptım.
Sonuç olarak engellendim  ve mutlu oldum.  Herhalde engellendiğim için  mutlu olduğum tek olaydır. Yaptığım doğru muydu? Kesinlikle  hayır.

Biraz da Renkli Tırtıl deyince akla ilk gelen kişilerden yani SUJU beylerden bahsetmek istiyorum.
Sen usta  bir ELF sin. Kaç sene oldu?
-Super Junior grubunu 2010 yılının sonlarına doğru tanıdım ve hemen hayranları oldum.

Son zamanlarda grup üyelerinin yaşadıkları, askerlikleri SM'nin yeni grupları vs. Suju bitti izlenimi verdi ya da sanki öyle bir algı oluşturuldu .
İlk saldıranlar da netizenlerdi. Sence Suju bitti mi?
-Kesinlikle bitmedi.  Dünya çapında hala hayranları çok fazla ve   ülkesinde  şovların hala  vazgeçilmezi.
Sadece son dönemler biraz  talihsizlikler oldu. Fakat atlatılmayacak şeyler değil. 
Önümüzdeki zamanlarda bu durum düzelecektir. ''Super Junior The Last Man Standing!''

Grupta sürekli alkol almasıyla gündeme gelen  bir üye vardı. Gruba zarar verdiği düşüncesinde çoğu hayran.
 Sence de Kangin'in verdiği zarar grubun sonunu getirmek kadar büyük olur mu?
-Bu çok  hassas bir nokta   ELFler için. İlk duyduğumda bende çok kızgındım ama geçtiğimiz aylarda çok  iyi bir idol intihar etti.
Bu yüzden  tekrar düşündüm ve onu  affettim.   Son  olayı için   bir şey  yazamıyorum, zaman ne gösterir bilmiyorum.
Fakat  zaten  Kore'de Super Junior çıkış yaptı yapalı  bir kesim tarafından nefret alıyor.
Bunun yanında Koreli ELFler ben  kendimi bildim bileli  garip  bir topluluk. 
Bu yüzden  zaten eğer bir son varsa o bir şekilde  vuku bulur bu Kangin, Sungmin ya da Siwon'a kalmaz.
Önemli olan benim ne düşündüğüm.  Bir gün grup bitse tüm üyeler ayrılsa bile ben aynı şekilde sevmeye devam edeceğim.

Sadıksın.
-Evet
( Yeri gelmişken şunu söyleyim, Sungmin evlendi diye hem kendine hem eşine saldıran fanları buradan kınım kınım kınıyorum. Kokmuşlar. )

Suju'nun comebacki hakkında neler  söylemek istersin?
-Müthiş bir comeback oldu.  Son klipleri çok  güzel izlemediysen  izlemelisin... Leslie Grace ile  farklı bir tarzda bir iş birliği yaptılar ve  izleyicilerin  geri dönüşleri çok hoş oldu.
ELF bile olmayan insanların beğenmesi, taktir etmesi çok  güzel. Bu durum beni çok sevindiriyor.  :D

Seni ilk tanıdığımda bana çok gizemli ve soğuk geliyordun. Sanki blogger dünyasında her şeye herkese karşı gibiydin.
Ama zamanla kişisine göre öyle davrandığını anladım.
Gerçekten böyle misin?
-Herkes böyle sanıyor bu sadece blogger dünyası değil gerçek yaşamımda da böyle.
 Aslında blogumda kendim gibi olacaktım,  içimdeki beni gösterecektim o amaçla açmıştım ama  olmadı yapamadım.
 Artık kişiliğim, duruşum olmuş diye düşünüp kendimi böyle kabul ediyorum. 
İlk 2 yıl sadece 1 adet blog takip ettim. Neden böyle bir şey yaptığımı  şimdi düşündüğümde bilemiyorum ama güven problemim olmuş olabilir.
Fakat bir gün Kore Günlüklerim Blogu karşıma çıktı. Hatırlamıyorum ama galiba ilk adımı o attı.
Onun sayesinde kabuğumu kırdım.  Hatta onun sayesinde başka bloglarla  blogum harici etkileşime geçtim. 
Bu konuda kendisine çok minnet duyuyorum. Aslında o da benim gibi  soğuk ama  tanışınca bal gibi biri.  Belki bana benzediği için  kabuğumu kırabilmiştir.

İyi ki kırmışsın o kabuğu. Sawako ayrıca efsanedir de. Geri dönüp ortalığın tozunu attırmasını dört gözle bekliyorum.
-İnşallah döner bende çok özledim. Son aylarda çok yoğun. Özel olarak da görüşemiyoruz kendisiyle.

O mutlu olsun da gerisi mühim değil. Elbet bir gün döner.
Son olarak gerçekten cevabını merak ettiğim bir soru var.
Senin ilerde seveceğin, evleneceğin kişi sakin  alttan alan hatta hanımcılıkta zirve yapacak birisi olmalı gibi geliyor bana.
Çünkü, sende böyle bir oğlak, bir koç havası var. Lider ruhlusun, soğuk bir duruşun var.
Yanlış mı düşünüyorum?

Başak burcuyum detaycı bir insanım  bu   da belki lider havası  uyandırmıştır sende ama tamamen detayları görmem ve düzenli şekilde program yapmamdan kaynaklı bir durum.
Bir şeyi iyi programlarım ama  liderlik vasfı çok çok başka bir şey. 
Ben  evleneceğim kişiye soğuk olmam anaç yönüm çok fazla. Farklı  bir yaklaşımım olur diye düşünüyorum.
Daha doğrusu poh pohlanmaktan kilo alırken, şımarma  ihtimali de yüksek olur.  (o.O)
Bir tabir vardır höt höt diye ben öyle biri değilim. Güzel tartışırım ama bunu yapacaksın demem karşımdakine.

Eh analizim pek tutmamış. Teşekkür ederim bana vakit ayırdığın için. :)
-Ben teşekkür ederim benimle bu güzel röportajı yaptığın için çok eğlenceli bir röportaj oldu. :)


NOT: Şu blog aleminde blog yazıları en çok çalınan bloggerlerdan biri de @renklitirtil. Eğer blogundan başka yerde yazılarını görürseniz, o blogu Google ye şikayet ediniz ve kendisine bildiriniz.




2018/04/12

BLOGGER DERNEĞİ LOGOSU

Blogger Derneği, bloggerların haklarını korumak için açtığımız bir grup. Aslında gerçek bir dernek olsun istemiştim ama maalesef olmadı. Yine de ileriye dönük, hedef olarak bir köşede kalsın. Bakalım zaman ne gösterir.

Grubumuza, bir logo ve banner çalışması yapması için üyelerden yardım istemiştim. Bir grup üyemiz logoyu yapmaya gönüllü olmuştu.

Blogger derneğine şöyle bir logo tasarladı.







Tasarımın düzeltilecek, değiştirilecek yerlerine beraber karar verdik. Bu aşamada gecenin bir vaktinde, aramızda geçen konuşmayı sizinle de paylaşmak istiyorum. Arkadaşımız o kadar işinin arasında gece gece logo için uğraşırken bir de benim uykusuz, saçmalaşmış fosil halimi çekmişti.

Aslında her şey gayet aklı başında başlamıştı.



Bildiğimiz kalp tabi, organ olan :D



Beynimin ardına bakmadan koştuğu dakikalar :D






Her ne kadar soğuk yer gözümü açsa da aslında ayılamamıştım :D





İyi ki kimse görmedi dedim :D





Sonraki günler tekrar tekrar okuyup, kendime gülmek için saklamıştım. Google ile haklarımız hususunda mücadelemiz devam edecek. Desteğe devam... 

NOT: Görsellerin boyutunu kendi okuyabileceğim şekilde büyüttüğüm için böyle farklılık oluştu.

ACAYİP ÖNEMLİ NOT: DERNEK LOGOSUNDA DEĞİŞİKLİĞE GİTMEYE KARAR VERDİM. YARDIMCI OLABİLECEKLER VARSA BİZE ULAŞABİLİRLER.





                                                                    
                                                                                                              






2018/03/13

BLOGLAR YARIŞIYOR ALDATMACASI

DİKKAT!!!



Bloglar Yarışıyor organizasyonunu duymayan kalmamıştır aranızda. Ne var ki bu yarışma veya organizasyon tamamen fiyasko idi.

Yarışma şartlarından biri de yarışmanın tanıtımını yapan  küçük bannerı, sitenize eklemekti. Mecburen herkes sitesine bu bannerlardan yerleştirdi. Yarışma sponsorlarından biri de Tübitak olduğu yazıyordu. Verilecek ödüllerin cazibesi ve blogunun tanınması düşüncesi ile yarışmaya hatırı sayılır bir kitle katıldı.
Katılan herkes aylar geçmesine rağmen final hakkında herhangi bir duyuru vs. olmadığını görmüştür.
Yarışmayı, daha önceden kazananların blog linklerinin olduğu minik bir kısım vardı. Bu bloglar pek aktif olmayan, nedense ismini bile duymadığımız bloglardan oluşuyordu.

Maalesef büyük bir hırsızlık şebekesinin içine düştük arkadaşlar. Yarışmanın galiplerine verecekleri ödüller, önceden kazananlar ve sponsor listesi,aslında inceden bir şüphelenme sebebiydi. Bu yarışmayı kimler organize ediyor bilmiyorum ama sitenizin içeriğinden tutun da hesap bilgilerinize kadar kendi elinizle bu dolandırıcılara vermiş oluyorsunuz.

Çocuğumla Eğlenirken blogunun sahibesi Tübitak'a mail atarak sponsorluk meselesini sormuş. Tübitak böyle bir sponsorluğu olmadığını ve bir an önce bu siteden bağlantılarının kaldırılmasını istedikleri yönünde karşı bir mail atmış.

Şu an bu site Google'den kaldırılmış durumda. Ama hemen arkasına muadili bir site açmışlar. İçeriklerinizin, emeklerinizin çalınmasını istemiyorsanız, bu ve benzeri yarışmalara katılırken aman çok dikkatli olun. 

Bugüne kadar Hürriyet Bumerang, Yazarkafe vs. oluşumlara karşı çıkmıştım ama bugünden itibaren emeklerimizin çalınmaması adına desteklemeye karar verdim. Biliyorsunuz Bumerang'ın da bu tür yarışmaları var. Bu hırsızlara yardım etmektense Bumerang yarışmalarına katılın daha iyi.

Hadi bakalım. Emeklerinize zeval gelmesin. :D

NOT: Yukarıdaki Gifin görüntü kalitesi çok kötü farkındayım ama yüksek çözünürlüklü bir şey bulamadım. 


                                                                                                                  乇.乃             


                                                                                                                 

2018/01/17

BASHAR MOMIN 2

Bashar Momin 2 müjdesini alır almaz, birinci seriyi şöyle bir hatırlayalım istedim. 2. sezon kadrosu ve konusu nasıl devam edecek henüz belli değil ama eminim Basharzedeler her türlü çok sevecektir.




Bir dizi düşünün, başroldeki adam ciddi anlamda kötü ama siz onun tarafını tutuyorsunuz.
Asla böyle bir dizi izlemem diyorsanız, yazımı okuduktan sonra tekrar düşünün.

Bashar Momin dizisinde, kötü karakter öyle güzel işlendi ki hepimiz o kötü karakterin kazanmasını istedik.
Dizide kin, nefret, aşk, intikam, dram iç içe geçmiş durumda.

Dizinin konusu şöyle:
Rudaba adlı kızımız istememesine rağmen, babasının ısrarıyla, daha önce hiç görmediği, Amerika'da yaşayan Buland ile nişanlanır. Buland nişan gününde bile Amerika'dan gelmemiştir.
Her ne kadar Rudaba'nın rızasını hiç sormayan babası kötülük yapmış gibi dursa da aslında niyeti gerçekten iyidir.
Rudaba'nın ve Buland'ın anneleri vefat etmiştir. Babaları ise komşudurlar. Haliyle  Rudaba'nın babası, tanıdığı, güvendiği, iyi bir ailenin oğluyla kızını evlendirmek, emanet etmek ister. Buland'ın babası gerçekten de iyi bir insandır.

Bir gün Rudaba'nın babası ve nişanlısının babası akşam gezintisine çıkar.
Gasp çetesinden birisi ikisini öldürür ve Rudaba'nın zorlu yaşamı babasını da kaybetmesiyle başlar.
Babası ölünce, abisinin evine taşınır. Abisi Adil aşk evliliği yapmıştır.
Adil, eşinin abisi Bashar ile kara para aklama işinde çalışmaktadır.

Yengesi ise hem zenginliğin verdiği şımarıklıkla hem de ruhundaki sinsilikle herkesi yönetmek isteyen bir tiptir. Rudaba'nın görücü usulü evlenmesine karşıdır ve her fırsatta onu dolduruşa getirir.

Rudaba'nın yengesinin, kız kardeşi 2 kere nişanlanıp ayrılmış bir kızdır. Nihayetinde, bu kızımız da evde kalacağım korkusuyla evlilik delisi olup çıkmıştır. Çünkü o Bashar Momin'in kız kardeşidir.

Rudaba'nın hiç görmediği nişanlısı Buland vardır bir de. Bir gün çıkagelir ve Rudaba ile birbirlerine aşık olurlar.

Ve kötülerin kötüsü, aşırı aşırısı zengin Bahsar Momin... Namı diğer Number One BM...

Bashar Momin'in kız kardeşleri için yapmayacağı şey yoktur. Yeter ki üzülmesinler, ağlamasınlar. Sonuçta, para var huzur var diyen bir adamdır. Ha bir de minik (patavatsız) yeğenine aşırı düşkün bir dayıdır.
Namussuzluğa tahammülü yoktur. Kara para aklama işi onun için kötü bir şey değildir. Sadece bu işle meşgul değildir. Fabrikaları, şirketleri olan bir adamdır.

Rudaba'nın nişanlısı Buland, Bashar'ın küçük kız kardeşi Tayyaba ile aynı okuldan mezundur ve birbirlerini tanımaktadırlar. Bu tanışıklık Bashar'ın çok hoşuna gidecek ve hayat hepsine, özellikle Rudaba'ya türlü oyunlar oynayacaktır.

Buradan sonrası çok hafif spoiler içerebilir. Yine de izlemeden anlayamayacağınız spoiler bunlar.

Öncelikle Rudaba karakterinden bahsetmek istiyorum. Aşırı saf bir kız. Dolduruşa çabuk geliyor. Çok iyi niyetli. Evleneceği adamın, hayatına giren ilk kız olmak istiyor. Aslında aşk evliliği yapmayı istese de babasını kırmak istemiyor. Aşırı ağlak bir kız ve bu durumu bazen sinirinizi bozuyor. Rudaba'nın bazı tavırları yapmacık gelse de sonradan alıştım. Oyunculuk açısından Faysal Qureishi'nin yanında çok sönüktü.



               Bashar'ın planı tıkır tıkır işlerken yaptığı hareketlerden biri. Olaylar olaylar hareketi...

Bu gif için Renkli Tırtıl'ın emeğine sağlık. Benim gibi bir sürü kişi bu diziyi, Renkli Tırtıl'ın replik kolajlarından tanıdı ve hayranı oldu. Kocaman bir teşekkür ona gitsin.

Bashar Momin...
Kendi deyimiyle dünyanın en adi pisliği...
Bu karaktere ne desek boş. Adam king. Kardeşleri için dünyayı yakacak biri.
Her ne kadar parasının bir kısmı haram kazanç olsa da namuslu olmaya değer veren bir insan.
Hiçbir kıza aşık olmamış, evlenmeyi düşünmemiş bir insan. Evleneceğim kızın hayatındaki ilk erkek ben olmalıyım diyen bir kötü. Nefret edilecek bir insan ama diziyi izlerken hep onun tarafında olmanız da ayrı bir başarı.

Herkesin bayıldığı bir 'Come On' sahnesi var ki orada devleşmiş resmen. Bir de o zalım adamın yeğeni karşısında kediye dönüşmesi vardı.

Asya'dan Karalamalar blogunun sahibesinin şu yorumu da çok yerinde olmuş. Herkes bu sahneleri sevmişti: ''Haa birde bunların değişik bi ses tonuna sahip yeğenleri vardı şirin bi kızdı pot kırıp duruyordu ama dayısının canıydı o. Yanlış yazmış olabilirim ama dizide en sevdiğim kelimelerden biri de mamuky can dı ( dayısının canı) demekti galiba :) Birde Bashar'ın ''Oo meri Huda'' (Aman  Allah'ım ) deyişini çok sevmiştim. '' 

Diziyi izledikten sonra Huda kelimesindeki H yi otamatik olarak hırlatarak okuyorsunuz :)

Spoiler dolu yorumlarım :

1) 7. bölümde Rudaba, Bashar'ın odasına yeğeninin kıyafetiyle giriyor ve demek gülebiliyormuş deyip hafiften tebessüm ediyor ya işte orada bence inceden mesaj vardı.

2) Ruhsatiden sonraki bölümlerde konuşurlarken Rudaba ama o benim nişanlımdı sevmek zorundaydım diyor ya bir B.M edasıyla senin karakterinde eksiklik var dedim. Ruhsati: Evlenen çiftin hemen değil de, düğünden  belli bir müddet sonra damadın gelini yaşayacakları eve getirmesi geleneği. Sanırım böyle :/

3) Bir de şu meşhur meyve suyu faciası olan bölüm vardı. Orada meyve suyunu içmeden önce kısaca şuna yakın bir şeyler diyordu ''Buraya gelmeden önce karar verdim, renklerim senin renklerin olacaktı.''vs. orada da senaristlere saydırdım. Madem öyleydi ne diye suratın beş karış gezdin, düşünceni ruhsatiden önce söylemedin de, Buland'a kulak astın be Rudaba.

4) Son bölümlere doğru Zafer ve anne olacak o kadının sahnelerinde bir piyano dinletisi var ki Bashar ağladı biz ağladık. O bölümler için bile olsa izlemeye değer.





Faysal Qureishi'nin oyunculuğuna diyecek yok. Adamın dizileri arasında bir numara bu dizi. Karakterine fazlasıyla hazırlanmış ve hakkını vermiş.  Annesi de aktirist. MaşaALLAH çok güzel bir kadın. Faysal Qureishi deyince tabi kirpiklerini anmadan olmaz. Renkli Tırtılın şu yorumu yeterli sanırım: ''Kirpiğin adamı var.''

Daha ne olsun dizi güzel. Bölüm sayısı ve süresi kısa. Pakistan-Hindistan dizisi de seviyorsanız, kesinlikle izleyin derim.
Aslında çok kişinin keşfetmesini istemiyorum. Çünkü keşfederlerse ergene bağlıyorlar. Ağız tadıyla fanlık yapmıyorlar. Gınâ geliyor insana ama yakında izlemeyen kalmayacak gibi. Faysal Qureishi Türk fanlarıyla güzel bir iletişim içinde. Türkiye'ye çok defa gelmiş. Bashar Momin ile ilgili sorulardan bunaldığını ve başka dramalarının da olduğunu söylemişti. O da B.M nin üzerine bir dizi yapılamadığını farketmiş olacak ki Bashar Momin 2 müjdesini verdi. Bakalım neler olacak. Merakla bekliyoruz. Dizinin ülkeye girişinde emeği olan MRS. Khurana teşekkür eder buradan Faysalians Tim'e selam ederim. Onlar kendilerini biliyorlar...

NOT : Dizi bir Pakistan dizisidir ve 32 bölümden oluşmaktadır. Her bölüm yaklaşık 30 ar dakikadır.
NOT: Son yıllarda yapılan dizilerin konularına bakıyorum da sanki Bashar Momin esintileri var. Henüz B.M nin tahtına oturan olmadı. Bizim ülkemizde böyle bir dizi aşırı tepki alır ama reytingleri de toplar.

                                                         乇.乃

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Tasarım:Sawako Kuronuma