“Bıktın belki yaşamaktan; Amerika'dan, Avrupa'dan, ekonomiden, geçim derdi ve sınavlardan. Usandın zayıflara ağlayıp cenaze taşımaktan, dişlerini sıkıp uykusuz kalmaktan belki ama bebeğim üzülme, öleceğiz sonunda, her şey düzelecek..."
Bülent Akyürek
Mide bulantısı o kadar şiddetli geldi ki kapıyı son anda açıp dışarı çıkmasam her yer berbat olacaktı. Yol kenarındaki topraklı kısma kendimi attım ve mide suyumdan geleni boşalttım. Öğürmelerim kesik kesikti, nefesim tıkanıyordu. Ellerim titrerken, bir elimle karnıma bastırıyor diğer elimle de toprak yola tutunmaya çalışıyordum. Bitince sadece ağzımı silmeye çalıştım ama becerememiştim.
O sırada Demir'in sesini duydum. "Ezgi?" dedi, önce inanamayan bir tonda. Arabadan inip yanıma çöktüğünü hissettim ama dönüp bakmadım. Bakmak istemiyordum. Yüzümün bembeyaz olduğunu biliyordum, dudaklarım buz gibiydi.
"İyi misin? Ne oldu?"
Ne salak salak sorulardı bunlar ya. Oradan bakınca toprakta değerli maden aramaya inmişim gibi mi görünüyordum acaba?
Cevap veremedim. Kelimeler boğazımda düğümlendi. Sadece titriyordum.
Sonra beni yukarı çekti. Kolumdan tutup kaldırdı. Ayaklarım yere basıyordu ama sanki bedenim bana ait değildi. Kukla gibiydim. "Gel, kalk. Burada kalamayız," dedi. Arabaya bindirdi, kemerimi taktı. Ben camdan dışarı bakıyordum. Hâlâ o motorun sesi kulaklarımda çınlıyordu, hâlâ o davetiyenin parlak altın harfleri gözümün önündeydi.
Yolda bir alışveriş merkezine girdik. Demir koluma girdi, neredeyse taşıyarak götürdü beni. Tek kelime etmedim. Sadece bir kere "Tamam" diye fısıldadım, o da otomatikman çıktı ağzımdan.
Butikte "Hızlı bir şeyler lazım." dedi görevli kıza. Siyah bluz, krem blazer, siyah pantolon, 38 numara ayakkabı... Beni deneme kabinine soktu. Giydim, çıktım. Aynaya bile bakmadım. Ruhum orada değildi.
Kuaföre gittik. "Acil. 20 dakikada bitsin" dedi. Oturdum koltuğa. Eller saçlarımda dolaşırken gözlerimi kapattım. Ne yaptıklarını hissettim ama görmedim. Bittiğinde saçlarım düzgün, makyajım hafif, kıyafetlerim temizdi. Dışarıdan bakınca yine "profesyonel Ezgi" gibiydim. Ama içimde hâlâ o kurşunların metal hissi, o fren sesi, o motosiklet uğultusu vardı.
Ömer ağabey siyah transporter ve içinde Yağmu'la birlikte bizi almaya geldi. Her ikisi de sanki olayı biliyormuşçasına soru sormadılar. Yağmur karşımdaki koltuğa otururken, ben Demir'in yanına geçip cam kenarına yaslandım. Yol boyunca tek kelime etmedim. Kafamın içi karmakarışıktı.
Ben ne yaşıyorum?
Ben neyin içindeyim?
Torpidoda kurşun taşıyan adamın arabasında, gizemli bir motosikleti kovalarken midemi yol kenarına boşalttım.
Bu ne biçim bir hayat?
15 dakika kadar gittikten sonra kendimi Demir'e bakarken buldum. Sesim kısık çıktı ama kararlıydı.
"Demir."
Başını hafifçe çevirdi.
"Bu belgesel projesinin arkasında başka şeyler var, değil mi?"
Sustu..
"Bugün olanlar... o davetiye... torpidodaki kurşunlar... Benden bir şeyler gizliyorsunuz. Can güvenliğim yoksa bu işi bırakıyorum. Ya da en azından neyin içine girdiğimi söyle ki hazırlıklı olayım."
Çenesinin kasıldığını görebiliyordum
"İmzayı attın Ezgi. Artık dönemezsin."
"İmzayı attığımda torpidoda kurşun göreceğimi bilmiyordum Demir."
"Onlar benim özelim ve bu senin meselen değil."
"Benim meselem. Hayatım tehlikeye giriyorsa bu benim meselem."
Sinirlendiğini hissettim. "Mızmızlanmanla uğraşamam şu an Ezgi. Vazgeçmen için çok geç anlıyor musun?" dedi sinirle.
O an içimdeki her şey taştı. Ömer ağabeye seslendim, sesim titriyordu ama yüksekti.
"Ömer ağabey, arabayı durdurur musun?"
Dikiz aynasından bana baktı, sonra da Demir'e. Demir başını salladı. Ömer ağabey frene bastı. Araç kenara çekildi.
Kapıyı açtım, indim. Demir arkamdan bağırdı:
"Ezgi, manyak mısın? Bin arabaya!"
Dönmedim. Yürümeye başladım. Adımlarım kararlıydı ama omuzlarım çökmüştü. Yağmur koştu, yanıma geldi.
"Ezgi dur. Lütfen."
Duraksadım ama dönmedim.
"Benim mızmızlanmamla uğraşamayacak ben de onun aşk acısını çekemem Yağmur."
Koluma dokundu. "Kimse aşk acısı çekmiyor burada. Bu, daha karmaşık."
"Karmaşık mı? Torpidoda kurşun taşıyan bir adamın peşinden gidip motosiklet kovalamaca oynadım ben bugün. Karmaşık değil doğru, tehlikeli."
Bir şey diyemedi. Sonra arkaya seslendi.
"Demir!"
Demir istemese de indi. Yağmur bana baktı, gözleriyle "konuşun" der gibiydi ve geri çekildi.
Demir önüme geçti, yolumu kesti.
"Böyle çocuk gibi davranmayı bırak."
İlk defa gözlerimi kaldırıp doğrudan ona baktım. Gözlerim dolu dolu ama kararlıydı.
"Çocuk gibi davranmıyorum. Hayatta kalmaya çalışıyorum. Senin ailene, senin düşmanlarına, senin sırlarına karışmak istemiyorum Demir. Bana doğruyu söyle. Yoksa gerçekten gidiyorum."
Bir an sustu. Rüzgâr saçlarımı savuruyordu. Sonra derin bir nefes aldı.
"Eski bir davaydı işte. Anladın zaten."
Kaşlarım kalktı ama bir şey demedim.
"Sadece canımı yakmak için yapılmış bir şeydi."
"Ve sen buna rağmen peşinden mi gidiyorsun?"
"Çünkü kaçarsam daha kötü olur. Kaçan kaybeder Ezgi. Ben kaybetmem."
Kendisini istemeyen bir kadını kaybetmemek için hayatını tehlikeye atmasını anlayamıyordum. Başımı iki yana salladım.
"Ben kaybedebilirim ama. Ben sen değilim. Benim kaybedecek bir ailem, bir servetim, bir ünvanım yok. Sadece kendim varım. Ve ben canımı senin aşk acına feda etmeyeceğim Demir.."
Bir adım yaklaştı.
"Seni korumak için buradayız. Ömer, Aslan, ben...Hepimiz."
"Koruma mı? Torpidoda kurşun taşıyan, her gün ayrı bir gizemle yaşayan adam beni nasıl koruyacak?"
İlk defa cevap veremedi.
Bir adım geri attım.
"Benden bu kadar Demir. Projeyi bırakıyorum. Sözleşmeyi avukatlarınız halletsin. İsterseniz dava açarsınız."
Dönüp yürümeye başladım.
"Ezgi!" diye bağırdı arkamdan.
Ama durmadım.
"Silahların gölgesinde yaşamıştın daha önce. Şimdi mi korkar oldun."diye bağırdı tekrar arkamdan.
Durdum. Zaman da benimle durdu sanki o an. Bunu bilmemesi gerekiyordu. Kimse bilmemeliydi. Yalnızca Fuat ve benim bileceğim bir bilgiydi bu. Peki Demir nereden veye kimden öğrenmişti?
Titremeye başladım. Arkamı dönüp yanına yürüyecek gücü kendimde bulamıyordum.
Sadece, "Sen, alçak bir adamsın."diyebildim.
Yağmur tekrar yanıma geldi. Bu sefer daha yumuşak konuşuyordu.
"Lütfen Ezgi. En azından Adin Malikanesi'ne gel. Piraye Hanım'la konuş. Sonra karar verirsin. Kaçıp gitme böyle."
Gözlerim doluydu. Sesim titreyerek cevap verdim. Aklımda az evvel olanlar tekrar tekrar oynuyordu. Tansiyonum mu yükselmişti ya da başka bir şey miydi bilmiyorum fakat baş dönmem başlamıştı.
"Ben kaçmıyorum Yağmur. Kendimi kurtarmaya çalışıyorum.."
Demir'in sesi tekrar geldi arkadan.
"Ömer ağabey, kızı eve bırak. Ben yalnız giderim."
Arkada bekleyen Ömer ağabeye baktım. "Bin istersen Ezgi." dedi.
Uzun uzun baktım. Sonra başımı eğdim. Devamı gemeyen bir damla yaş elime damladı.
"Tamam," dedim usulca.
Arabaya bindim. Yağmur da arkamdan geldi. Kapı kapandı. Gözü üzerimdeydi biliyorum. Şu an ne konuşacak ne de açıklama yapacak mecalim vardı.
Camdan dışarı baktım. Yol akıp gidiyordu. İçimde hâlâ aynı sorular dönüp duruyordu:
Ben neyin içindeyim?
Ve Demir bu bilgiyi nereden biliyor?
.....
Arabanın durmasıyla eve geldiğimizi anladım. İnmek için güçsüz adımlar atacakken koluma giren Yağmur'la kendimi arabanın dışına atabildim.
"Ömer ağabey sen gidebilirsin. Ben gelirim."diyen Yağmur'a karşı adam başını salladı.
Birlikte yukarı çıktık. Çantamdan anahtarı çıkardım ama ellerim titrediği için açmakta zorlanınca benim yerime Yağmur kapıyı açtı. İçeri geçerken önden odama giden yolu gösterdim. Odama girdiğimde yaptığım ilk şey yatağıma uzanmak oldu. Yağmursa öylece dikiliyordu tepemde. Yüzümü pencereye doğru dönüp yan yattım. Tülün ardından görebildiğim kadarıyla gökyüzünü görmeye çalışıyordum. Gerçi, manzaranın büyük çoğunluğu karşı binanın çatısından ibaretti ama olsun.
"Ezgi, iyi misin?"diyerek yanıma çöken Yağmur'a baktım.
Konuşmadan, yalnızca başımı salladım.
"Biliyorum, bugün olanlar seni çok korkuttu ama inan Demir öyle kötü bir insan değil. Adin ailesi güçlü olduğu kadar düşman sahibi de bir aile. Demir'in torpidosunda kurşun olması, hatta yanında silah taşıması bile gayet normal. İllegal hiçbir şey yok, inan bana."
Bakmaya kıyamayacağınız kadar esmer güzelliğinde olan yüzüne baktım. Endişe ile kaplanmıştı. Büyük gözleri sulanmış, kalemle çizilmişçesine orantılı duran kaşları, kendine inandırma gayreti ile birbirine daha da yaklaşıp acıklı bir hale bürünmüştü.
Bu kız gerçekten böyle mi düşünüyordu, yoksa ortada dönen garipliklerin farkında olmayacak kadar saf mıydı, çözememiştim.
"Kendini yorma Yağmur. Sizinle çalışmak istemiyorum."
"Bizimle çalış diye demiyorum. Ama lütfen bizi yanlış tanıma. Biz kötü insanlar değil..."
"Siz kötü olmayabilirsiniz Yağmur ama Demir kötü birisi."diyerek sözünü kestim.
"Beni benim sırrım ile durduracak güya. Salak."
Gülmeye başlayan Yağmur'a tuhaf tuhaf baktım. Canım zaten sıkkındı. Onu da evden kovmam an meselesi idi.
"Biliyor musun bazen Demir'in hakkından senin gibi birinin gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Etrafında hiç kimse ona böyle şeyler söyleyemez. Söyletmez. Ben dahil. Ara sıra salaklığı tuttuğu konusunda hemfikiriz bence," dedi.
Hoşuma gitmişti bu ama gülmedim. Demir'in benim hakkımda çok daha fazla şey bildiğini düşünüyordum.
"Seni sırrınla vurmaya çalışması gerçekten büyük alçaklık olmuş. Gidince ona tepkimi göstereceğim. Ama şimdi benden istediğin bir şey var mı? İstersen mutfağa girmeme izin verirsen yemek hazırlayım ya da dışarıdan söyleyelim. Yahut başka bir şey?"
Bu kızın iyi olmama gibi bir durumu yoktu ya. Ne konuşuyorsa anında yüzüne yansıtabiliyordu. Aklınıza Yağmur burada samimi mi acaba sorusu bile gelmiyordu ki... Hem güzel hem saf...
"Teşekkür ederim Yağmur ama sadece dinlenmek istiyorum."
"Peki, seni zorlamıyorum. Burada bekleyim mi gideyim mi?"
"İzninle ben biraz uyusam?"
"Tabii ama ne zaman istersen arayabilirsin. Konuşabiliriz."deyip ayaklandı.
"Teşekkür ederim."dedim o kapıdan çıkarken.
Biraz daha gökyüzünü görmeye çalışayım derken uyuyakalmışım. Uyandığımda karanlık çökmüştü. Ben de kar altında kalmışım gibi üşüyordum. Hemen kalkıp, polar sabahlığımı üzerime geçirdim.
"İncecik takımla üstü açık uyursan üşürsün tabii Ezgi."diyerek kendime kızmayı da ihmal etmedim. Uzun süredir çay içmediğim düştü aklıma.
Hem ısınırım da diye düşünüp ilk kez sadece kendim için çay demledim.
Üstümü değiştirmiş, Demir'in seçtiği zevksiz takımdan kurtulmuştum. Odamda, pencere önündeki koltukta oturup çayımı yudumlarken, caddeyi, insanların telaşını izlemeye koyuldum. Baharın ilk günleri gelmişti. İnsanlar dışarıda trençkot ve pardesüyle geziyordu. Bu manzarayı seviyordum. 1950 ler modasıyla gezen insanların varlığı da hoşuma gidiyordu. Biraz da oturduğumuz semtten kaynaklıydı sanırım. Bardağın dibindeki çayı içmek için kaldırdığımda, saatlerdir düşünmekten kaçtığım her şey boğazıma dizildi.
Kovalamacamız, Demir ve söyledikleri... Gözlerimden sicim gibi yaşlar boşalmaya başladı. Ben bu hislerden, geçmişimden kurtulduğumu sanıyordum. Nasıl oldu da alakasız bir adamla, o gömdüğüm geçmişim tekrar dirilip boğazıma sarılmıştı? Elimdeki bardağı bıraktım. Bacaklarımı kendime çekip sarıldım. Hıçkırarak ağladım. İyileştiğimi sanmıştım ama ben iyileşmemişim, yalnızca her şeyin üstünü kapatıp çivilemişim bunu anladım. Demir o çivilerin yerini nereden bulduysa biliyor ve açmam için zorluyordu. Yalnızca bugün olanlarla değil, dün gece arabada bana bakışıyla bile o çivileri zorlamıştı.
Ne kadar ağladım bilmiyorum ama Zeynep gelmeden çayı ortadan kaldırıp bir an önce uyumalıydım. Yoksa her şeyi anlardı.
Çayın posasını dışarı çıkardığım çöp poşetine süzüp çaydanlığı yıkadım. Ortada hiçbir delil bırakmamıştım bana göre.
Tabii Zeynep gelip beni uyandırdığında şiş gözlerle hiçbir şey yokmuş gibi uyanacak olmamı hesaba katmamıştım.
"Hii Ezgim gözlerine ne oldu? Ağladın mı sen?"diyerek içli başladığı cümlesini tiz bir bağırışla kapattı.
"Hayır sadece çok yoruldum. Ekrana da fazla baktım sanırım. Alerjilerim de başladı. Malum mevsim."
"Ezgi beni asla kandıramazsın. Ne oldu? O Piraye Hanım denen mi bir şey dedi yoksa?"
"Hayır Zeynep, onunla görüşemedik ki.."dedim ama demez olsaydım.
Hemen başladı sorgulamaya. Ben de Demir'le pek anlaşamadığımızı ve atıştığımızı söyledim. İşler daha da berbat olmuştu çünkü Zeynep, anında fırlayıp Tufan'ı aramış ve "O arkadaşına söyle benim arkadaşımı, kardeşim Ezgimi ağlatmaya hakkı yok. Bir daha olursa bedelini öder."deyip kapatmıştı.
Şu an en son isteyeceğim şey bile değildi bu ama olan olmuştu artık. "Zeynep, keşke yapmasaydın bunu. Anlattığıma pişman ettin."
"Ne demek pişman ettin? Seni yalnız bulup üstüne gelmesin kimse. Ben varım."
Ben hakkımı savunurum Zeynep diyemedim. Sonuçta en yakınım, arkadaşım, kardeşimdi...
Onun yerine "Sağolasın canım."deyip sarıldım.
Mutfağa birlikte geçerken konuyu değiştirmek adına "Ee senin günün nasıldı? Var mı gelişme?"
"Tabii sen whatsapp grubumuza bakmadığın için sevgili Ezgi, bilmiyorsun," derken zil çaldı.
"Sana yemek sözüm vardı yapamayacağım sanırım. Ben de ev yemekleri yapan bir yerden söyledim. O gelmiştir." deyip kapıya gitti.
Döndüğünde mis gibi yemek kokuları yayılmıştı mutfağa. Ben ondan istedim ama haliyle vakti yoktu. Yapamazdı. Üstelik benim işime de o bakıyordu.
"Hadi Ezgim."deyip önüme koyduğu yemek ve çatalı işaret etti. Kendisi de karşıma oturup anlatmaya başladı.
" Mine'nin ailesi ile görüştük. Yarın buraya geliyor."
"Ne? Nasıl oldu bu?"
"Ali Bey, ailesi ile görüntülü görüşürken Mine'nin Turna ablası da bağlandı. Birlikte ikna ettiler. E tabii adam bana da güvendi konuşunca."
"Çok güzel bir haber bu. O zaman başlıyoruz."
"Başladık bile. Oyuncu ajanslarıyla randevu oluşturuldu. Karanlığın Sahibi'ni senaryolaştırmaya hemen başlayabiliriz."
Yokluğumda kendi işlerimi de Zeynep'e yıkmıştım. Ama hiç şikayet etmiyordu. Bunun mahçupluğuyla elimdeki çatalı bırakıp şöyle bir baktım ve "Zeynep, iyi ki varsın." dedim.
"Sen de iyi ki varsın kardeşim. Hem mahçup hissettiğini farkediyorum. Buna gerek yok. Dizinin geçen sezon, babama yük olmamak için bölümlerin çoğunu sana yazdırtıp gölge yazarlık yaptım hatırlasana."
"Ben bunu karşılık beklemeden yaptım ama."
"E ben karşılık mı bekleyerek yapıyorum Ezgi? Kardeşlik böyle bir şey. Sus ve yemeğini ye."
Kardeşlik...
Gerçekten güzel şey..
.......
Demir'den...
Kendime çok kızıyordum. Ezgi'ye yaklaşımım, konuştuğum ağır cümle... Şirkete gelene kadar beynimde dönüp durdu. Sinirlerime hakim olamazsam koskoca proje çöpe gidecekti. Bugün bunu net bir şekilde görmüştüm ama nasıl sakinleşeceğimi bilmiyordum.
İnci, dengemi alt üst etmeye yemin etmiş gibiydi. Günlerdir gecenin bir vakti gizli numaradan telefonum çalıyor, açtığımda ise bir süre bekleyip kapanıyordu. Önceleri İnci aklıma gelmemişti ama üç gece önce arandığımda, "İnci, eğer sensen bir dakika daha bekle. O zaman beni özlediğini anlayacağım."dedim. Bir dakika daha bekleyip kapattı.
Dün gece aradığında ise "Eğer her şeyden vazgeçmek istiyor da korkuyorsan, son kez sana kapımı açıyorum. Gel demen yeterli." dedim ama telefon suratıma kapandı. Beni özlediği için değil, canımı yakmak için yaptığını anlamıştım.
Bugün o davetiye ile de amacı kanıtlanmış oldu. Kendi hırsım yüzünden Ezgi'yi de tehlikeye atmış olmam çok büyük yanlıştı.
Tufan arayıp, "Her ne olduysa, Zeynep çok ağır konuştu senin için. Ezgi'yi ağlatmışsın."demeseydi, belki de bu kadar düşünmeyecektim bu mesele üzerine. Gerçi, kabul ediyorum bugün Ezgi'ye söylediğim o laf, çok alçakçaydı ama projeye zarar verme endişesi ile belki durdururum diyerek söyledim. Ellerime sağlık, iyi halt ettim. Nasıl toparlayacağımı hala bilmiyorum ama toparlamak zorundayım.
Ben düşünürken içeri Aslan girdi.
"Kuzen dedem gibi konuşacağım ama bir çuval inciri berbat etmişsin aferin."
"Dalga geçilecek bir şey göremiyorum ben Aslan." dediğim an elini masaya vurup "Dalga geçmiyorum Demir. Bu proje senin şahsi meselene kurban edeceğin bir proje değil. Kendine gel."dedi.
"Ezgi çalışmak istemiyor. O ikna olana kadar durduruyoruz."dedim suçlulukla.
"Ne demek durduruyoruz Demir?"
"Ne duyuyorsan o."deyip cam duvara doğru yürüyüp manzarayı izlemeye koyuldum. Neyi düşüneceğimi şaşırmış vaziyetteydim. İnci'yi mi, Ezgi'yi mi, görevimi mi yoksa ellerimden kayıp giden hayatımı mı?
"Kafayı yedirtirsin insana. Ne yaptın da o hale geldi kız?"
Hiçbir şey diyemedim. İçeri Yağmur ve Ömer ağabeyin de girmesiyle bu akşamı bitiremeyeceğimi anladım.
"Demir, yaptığın şeyin ne kadar kötü olduğunu biliyorsun değil mi?"dedi Yağmur.
Ömer ağabey ise Aslan ve Yağmur'un aklına gelmeyen soruyu sordu.
"Piraye Hanım'a gittiğini söylemiştin telefonda. Ne dedin ona?"
"Kamera ekibini çağırdım. Bugün kamera yerleşimi yapılacak, röportaj sonra başlayacak dedim. Yağmur'a yanlış programı verdiğimi söyledim. Eh biraz ondan da azar işittik."
"Güzel, o zaman git kızın gönlünü al yarın kaldığımız yerden devam ederiz."
"Edemeyiz ağabey?"dedi Aslan.
"Neden?"
"Çünkü beyefendi projeyi bir süre durdurmayı düşünüyormuş kafasına göre."
"Ne demek proje duracak Demir?" diyerek sesini yükselten Ömer ağabeye döndüm. "Duracak, Ezgi istemiyor."
"Ezgi istemiyor diye koca projeyi çöpe atalım Demir olur mu?"dedi Aslan.
"Bir dakika ya. Burada iş dışında daha önemli bir şey konuşmanız gerekmiyor mu?"dedi Yağmur.
" Neymiş?"dedi Aslan ve Ömer ağabey aynı anda.
"Demir, Ezgi'nin sırrını kullanarak onu durdurmaya çalıştı. Kız o yüzden bu kadar sinirli."
"Oov, resmen bel altı vurmuşsun kuzen, yakıştı mı sana?"
"Ulan, birdiniz, iki oldunuz başıma. Hadi bu Aslan karakter sorunu olan bir adam sana ne oluyor Demir?"
"Ben ne yaptım şimdi ağabey?"
"Ne mi yaptın? Onu Yağmur'a sor Aslan."
"Ağabey şimdi sırası mı?"diyerek ses tonunu kıstı Aslan.
"Yoo konuş ağabey tam zamanı."
"Yağmur, lütfen."diyen Aslan konunun bir an önce kapanmasını istiyordu belli ki.
"Kız resmen yıkıldı Demir sayende. Bana iyi olduğunu söyledi ama evindeki hali hiç öyle değildi. Aynısı sana yapılsa ortalığı yıkardın. Ezgi senin düşmanın değil."
Uzun zamandır Yağmur'u böyle sinirli görmemiştim. Ne yaptığımın farkındaydım ama sonucunu hesap edememiştim.
"Zamanı geri alamam Yağmur."
"Alamazsın ama özür dileyebilirsin. Ve sen o kızdan özür dileyene kadar ben de bu işte yokum. Medya asistanlığını yaparım o kadar."dedi ve kapıyı çarpıp çıktı.
Aslan'dan gelen kahkaha sesi sinirimi bozmuştum.
"Oh be, sadece bana değil artık sana da düşman."
"Aslan sus yoksa tüm sinirimi sana dayak atarak çıkartırım. ."
"Demir, Yağmur haklı."dedi Ömer ağabey.
"Bugün olanların hesabını kimseye veremeyiz. O yüzden ne yap et o kıza kendini affettir."
"Tamam Ömer ağabey tamam. Üstüme gelmeyin artık."
"Senin üstüne biz değil bu gidişle Hoca ve ekibi gelecek. Devreye ekip girerse sen bu proje sonunda elde edeceklerini unut Demir."dedi Aslan.
Haklıydı. Hepsi haklıydı. Bir de Hoca Rıza Sert derdiyle uğraşacaktım. Özür dilemek Hoca'yla karşı karşıya gelmekten daha kolaydı. Bugün biraz kafamı toparlayıp yarın bu işe odaklanacaktım.
"Hadi atışa gidelim. Eski günlerdeki gibi..." diyen Ömer ağabeyin peşine hiçbir şey demeden kedi yavrusu gibi takıldık.
...
Ezgi'den...
Günün ilk ışıkları yüzüme vururken sıçrayarak uyandım. Yine uçurumun kenarındaydım rüyamda. Bu sefer beni aşağı iten birisi vardı. Demir tarafından itilmiştim. Dün günümü yeterince mahvetmemiş gibi rüyama da girmişti pislik.
Saat 8 e geliyordu. Bugün yalnızca yeni dizimiz için çalışma yapacaktım. Ne proje ne de belgesel lafı duymak istemiyordum. Mine gelecekti, heyecanlıydım.
Kahvaltıdan sonra bilgisayarımın başına geçtim. Kısa bir an X e bakma gafletinde bulundum. Karşıma çıkan ilk haber:
"Türk edebiyatının güçlü ve özgün kalemi Bülent Akyürek'in vefatını derin bir üzüntü ile öğrendik..."
Donup kaldım.
Önce algılayamadım. Yanlış görmüş olabileceğimi düşünüp paylaşımları tekrar tekrar okudum. Ama haber doğruydu.
Ah, Bülent ağabey...
Tam da yeni nesil seni 'Satılık Adam' romanınla tanımaya başlamışken...
Tam da ben "Başardım ağabey," deyip kapını çalacakken...
Yıkıldım.
Kırk yılın derdi bir ana sığmışçasına, gözyaşlarımın önündeki seti kaldırdım. Yetim hıçkırıklar döküldü boğazımdan.
Elim titreyerek masaya tutundu. Sanki o an, içimde yıllardır ayakta duran ne varsa birer birer çökmeye başlamıştı.
"Yaz," demiştin bana, Bülent ağabey...
"Yaz."
O günden beri yazmayı hiç bırakmadım.
Ama sana gösterecek bir hikâyem olsun istedim hep.
Elime alıp "Bak," diyebileceğim bir kitap...
Sana uzatabileceğim bir parça hayat...
Olmadı.
Geç kaldım.
Bir kez daha kitabına hatıra, imzanı almak için yanına gelemedim.
Ben dünyamı değiştirdim...
Sen ise âlemini.
Gözlerimi kapattım. İçimde, yetişemediğim bir vedanın ağırlığı vardı.
Ve ilk kez o an anladım.
Bazı vedalar edilmez...
Sadece geç kalınır.
Ruhun şâd, kabrin nur olsun.
🥀
Not: Bölüm, üstad Bülent Akyürek'e ithafımdır.
Not: Bölüm, üstad Bülent Akyürek'e ithafımdır. Kendisi tanıdığım en mütevazi, aklı başında edebiyatçıdır. Öyle onlüne kitap sitelerinden çıkıp kendini yazar sandığı için burnu havalarda gezen tiplere benzemez. Onu, daha önce hiç görmemişseniz, imza gününe gittiğinizde muhtemelen tanımaz, sıradan bir görevli zannederdiniz. Bir elinde çay bardağı, diğer elinde sigarası ve eskimeyen kahverengi paltosu ile fuar girişinde onu tanımamalarının, Bülent Akyürek olduğuna ihtimal bile vermemelerinin verdiği rahatlıkla çayını içerdi. Binlerce baskılarıyla yazdığı kitaplar gönlümüze taht kurdu. Ne yapıp edin, en az bir tane kitabını okuyun derim sevgili okur.