“Ezgi, Demir’in emreden ses tonuna rağmen hiçbir şey söylemedi ve kemere uzandı. Adamın her hareketi, her kelimesi bir emir gibiydi ama sanki bunu fark etmeden yapıyordu. Otoparktan çıkarken ortama yayılan tek ses kemerin ‘tık’ sesiydi.
Geceye hâkim olan şehrin ışıkları, lüks aracın camlarından içeri sızarken sessizliğe tezat bir rahatsızlık veriyordu. Ezgi, pencereye yaslanıp dışarıyı izlerken günün kaosunu zihninde toparlamaya çalışıyordu. Yağmur’un gözyaşları ve Demir’in kardeşi çıkması, Ani’nin zehirli sözleri, Aslan’ın öfkesi ve Yağmur’a ilgisi, Demir’in o sert ama koruyucu ağabey hâli… Bu adamın hayatı gerçekten bir dizi gibiydi.
“Teşekkür ederim ama bırakmana gerek yoktu. Taksiyle de giderdim,” dedi Ezgi, sessizliği bozmak için.
Demir, direksiyonu sımsıkı tutmuş biçimde, gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi.
“Gerek vardı. Yoruldun. Ayrıca taksiyle o sevmediğin için yürümeyi tercih ettiğin trafiğe takılırdın.”
Ezgi başını çevirip ona baktı. Bu bilgiyi nereden bildiğini sormayacaktı çünkü aklına gelen ilk isim Tufan olmuştu. Bu adam ne ara bu kadar çenesi düşük birine dönüşmüştü?
Bir süre gözünü yoldan ayırmayan sert çehreyi inceledi. Demir’in profili, cadde lambalarının altında daha da keskinleşmişti. Saçları hafif dağınık, gözleri derin bir düşüncedeydi.
“Yorgun olan sensin bence,” diye karşılık verdi Ezgi.
“Toplantıda olanlar… Ben epey şaşırdım. Ani Hanım da zor biri.”
Demir’in çenesinden dişlerini sıktığı belli oluyordu.
“Bu şekilde öğrenmeni istemezdim. Biraz erken oldu. Ani’ye takılma. O sadece bir piyon. Ama Yağmur, benim kardeşim, kıymetlim. O olmasa bu yolda yürümek daha ağır gelirdi.”
Ezgi şaşırdı. Demir’in bu kadar açık konuşmasını beklemiyordu.
“Aile sırlarınız bir hayli fazla sanırım. Belgesel için mi anlatıyorsun bunları?”
Demir hafifçe güldü ama gülüşünde acı vardı.
“Belgesel mi? O bir örtüden fazlası değil. Ama sen, sadece işini yap, yeter.”
Ezgi’nin iç çekişiyle derin bir nefes verdiğini duyan Demir ona döndü.
“Korkuyor musun?”
Ezgi adamın gözlerine birkaç saniye bakarken araba evinin olduğu sokağa girdi. Kalbi hızlanmıştı. Demir’in sözleri, bakışları… Bu adamın çekim alanı inanılmazdı.
“Burası,” dedi Ezgi, işaret ederek.
Demir arabayı kenara çekti ve motoru kapattı.
Motor sustuğunda aracın içini kaplayan sessizlik daha da ağırlaştı.
“İnmeden önce söyle,” dedi Demir, ısrarcı bakışlarıyla. Gözleri karanlıkta daha koyu bir hâl alıyordu.
“Bu proje seni korkutuyor mu? İstiyorsan bırakabilirsin demek için çok geç ama yine de…”
Ezgi yutkundu.
“Korkutuyor. Ama bırakmam. Şu sırlar… Sanırım merak ediyorum.”
Demir’in bakışları yüzünün her detayını inceledi adeta.
Elektrik gibi bir his yayıldı.
“O zaman yarın başlıyoruz. Gerçek röportajlara bağlı değil bizim için ama sırların kapısını aralayacağız. İyi geceler, Ezgi.”
Ezgi kapıyı açarken dönüp son bir bakış attı.
“İyi geceler, Demir.”
Kapı kapandığında Demir arabayı çalıştırmadı. Onu apartmana girene kadar izledi. O sırada telefonu çaldı, arayan Aslan’dı.
“Demir, Ani’yi sorguladım. Yağmur’un dediği doğru ama daha fazlası var. Mehmet Kılıç… Adamın bağlantıları çok derin. Yağmur’u özellikle seçti. Asıl hedef biziz.”
Demir dişlerini sıktı.
“Koruyacağız. Yağmur’u da Ezgi’yi de bu projeyi de…”
Araba gecenin karanlığına karıştı ama Demir’in zihninde fırtına dinmiyordu.
…….
“Zeynep ben geldim.” diyerek içeri girerken, acıkmışlığın verdiği refleksle mutfağa yöneldi. Zeynep’ten “Hoş geldin.” sesi dışında bir şey duyulmadı.
Zeynep’in “Bugün yemekler benden.” sözünün rahatlığıyla dışarıda yemek istememişti ama mutfakta da bir şey bulamadı. Odaya geçip üstünü değiştirdikten sonra Zeynep’in salondan gelen klavye tıkırtılarının eşliğinde yanına ilerledi. Masada bilgisayara gömülmüş bir şeyler yazan kızı inceledi. Yüz ifadesi son derece ciddiydi. Gözleri tenis kortundaki topu izler gibi bir sağa bir sola kayıyor ve elleri adeta arkadan atlı kovalarcasına klavyenin tuşlarına ardı ardına vuruyordu. Tamamen ekranla bütünleşmiş bir dikkate sahipti. Karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu. “Yemek sözü vardı birilerinin ama…” dedi.
O an karşısındaki genç kadının parmaklarının ucundaki tıkırtılar sustu, kafasını ekrandan kaldırdı ve yeni hatırladığını belli eder bir ifadeyle “Ezgim ben onu tamamen unuttum. Şu yeni dizi için çalışıyorduk. Dışarıdan bir şeyler yedim ben de. Dur hemen sana da söyleyelim.” deyip telefonuna uzanıyordu ki Ezgi, “Gerek yok canım, ben şimdi bir şeyler atıştırırım. Geç oldu zaten.” sözüyle onu durdurdu.
Zeynep’in omuzlarıyla beraber kaşları da düştü, başını pişmanlık ve üzüntü ifadesiyle yana eğdi. “Yaa kusura bakma. Bir an önce başlamamız gerekiyordu. Dalmışım ben.”
“Sorun değil Zeynep, gerçekten.”
“Yarına sözüm olsun o zaman.”
“Peki. Nasıl gidiyor çalışmalar?”
“Bomba gibi. Ali Bey fikrimizi hemen kabul etti. Galiba onun da beklediği bir şeymiş. Kendimizi tuzağa düşmüş gibi hissettim ama neyse. Yaz dizisini ikinci senaryo ekibine devretti. Siz yeni sezona hazırlanın dedi. Sonra, şu kitabın yazarıyla iletişime geçtim. Çok tatlı bir kız. Teklifimize olumlu baktı ama İstanbul’da yaşamıyor. Uzaktan destek olabilir miyim acaba dedi, bu şekilde bizim için zor olur dedim. Ailesini ikna edebilirse, kız buraya gelebileceğini söyledi. Hemen birlikte çalışma taslağı çıkarmaya başladık. Onunla uğraşıyoruz şimdi. Sen bugün yoğunsun diye haber etmedim.”
“Öyle mi? Ben de tanışmak isterdim aslında ama iyi yapmışsınız.”
“Grup kurdum, seni de aldım aslında, görmedin mi? Kız ailesini ikna edemezse, Tufan ikna edebilir mi acaba?”
“Görmedim. Bir saat önce bakmıştım telefona.” derken bir yandan da telefon ekranına şifresini giriyordu. “Bence Ali Bey görüşmeli. Bilirsin, ağzı iyi laf yapar. Bizi nasıl ikna ettiğini hatırla. Tufan’ın manipülatif bir tarafı yok. Adam sert biriyse direkt sinirlenir. İşimiz bozulur.”
“Haklısın. Öyle yapalım. Gruba ön taslağı attım. Bir baksana.”
Ekrandaki uygulamada grup isminin “Pen Power” olduğunu görünce gülümsedi.
“Neden ‘Pen Power’?”
“Sen o kitabı çok seversin.”
“Daha özel bir şey mi olsaydı acaba?”
“Ezgi şimdi grup ismi mi sorun ya?”
“Hayır, tamam isim güzel, grup resminin Oscar ödülü olmasından daha iyi en azından.”
“Bir şeyin de detayına takılma be Ezgi. O Oscar’ı bir gün alacağız hem, ben inanıyorum.”
“Tamam bir şey demedim de daha tam tanımadan grup falan biraz erken olmuş gibi.”
“Ben daha önce tanışmış olabilirim birazcık. Böyle yapacağını bildiğim için öncesinde tanımam daha iyi olur diye düşündüm. İyi ki yapmışım, bak yine tuttu şüpheciliğin.”
“Öff peki.” dedi Ezgi göz devirirken. “Karışmıyorum. Şu işe bir an önce başlayalım yeter. Belki ben diziden çok belgesel projesine zaman ayırırım. İyi olmuş kızı bulduğun.”
“Tabii iyi oldu. Bir merhaba dersen iyi olur. Siz de tanışın. Birazdan görüntülü konuşalım.”
“Peki, ben odamdayım. Sen ararsın.”
“Tamam.” derken ekrana çoktan odaklanmıştı arkadaşı.
Üzerinde günün yorgunluğu, zihninde AD Medya’da olanlar ve aç midesi ile önce mutfağa uğrayıp su ve bisküvi aldı. Ardından odasına geçti.
Sandığından ya da görünenden daha derin bir işe girdiğini fark edeli epey olmuştu ama sebebini bir türlü çözemiyor, olayları birbirine bağlayamıyordu.
Masaya oturup bir yudum suya paralel, bir tane bisküvi attı ağzına. Aklına İrem geldi. Nasıl olmuştu acaba? Orhan’ın ölümüyle ilgili bir gelişme yaşanmış mıydı? Müsait olduğu ilk fırsatta onu aramaya karar verirken bir bisküvi daha attı ağzına. O an gelen görüntülü aramayı, telefonu masadaki kitaplara yaslayarak cevapladı. Önce Zeynep’in sesi duyuldu. “Merhaba. Tanışıp kaynaşalım diye daha fazla beklemek istemedim. İşimize bir an önce başlamalıyız çünkü.”
“Öyle.” dedi Ezgi, ekranda gördüğü iki yüze de bakarken. “Hemen tanıştırayım. Ezgi Yıldırım, benim ekip arkadaşım, zaten biliyorsun Mine. Ezgi, günlerce kitabının başından kalkmadığımız o gizemli yazar arkadaş Mine Bulut.” Her iki genç kadın da birbirlerine gülümseyerek memnuniyetlerini dile getirdi.
Ezgi, Mine’nin okyanusları andıran güzel gözlerine iltifat ederken onu sanki yıllardır tanıyormuş gibi bir his gelip yerleşti içine. Aynı şeyi Mine de hissetmiş olmalı ki daha önce tanışıp tanışmadıklarını sordu. Hiç tanışmamışlardı ama aralarındaki yüksek enerji, bu tanışıklığın kader defterine çoktan yazıldığını gösteriyordu.
“Mine İstanbul’a gelebilecek misin peki?” diye sordu Zeynep.
“Siz aramadan önce babamla konuşmayı denedim ama olmadı.”
“Kabul etmedi mi?”
“Olumlu bir cevap vermedi. Kendine düzgün bir iş bul dedi.”
“Ezgi biliyor musun, Mine üniversiteden dereceyle mezun olmuş.”
“Öyle mi? Hangi bölüm Mine?”
“Edebiyat.”
“Bu da kitabın neden bu kadar başarılı olduğunu kanıtlıyor.”
“Teşekkür ederim.” dedi Mine, ses tonu aşağı düşerken.
“Yapımcımız Ali Bey konuşsun mu babanla?”
“Bilmiyorum, ters bir cevap verebilir Zeynep. Tam olarak ne iş yaptığımı anlamadı o. Yani ona göre gerçek bir iş sabah 8 akşam 5 mesaisi olan bir iştir.”
“Peki onu ikna edecek başka biri yok mu? Ya da nasıl ikna ederiz?”
Mine sessiz kaldı, biraz düşündü ve “Aslında çok sevdiğim bir ablam var, adı Turna. Kan bağımız yok ama manevi bir bağımız var. Ailem de çok sever onu. Belki o konuşursa faydası olabilir.” dedi.
“Tamam o zaman yarın hemen konuşsun.”
“Burada değil Zeynep. İstanbul’da o da. Ve çok yoğun çalışıyor. Müsait olduğu bir güne denk getiririm artık.”
“Burada olması çok iyi Mine. Bence burada seninle ilgileneceğini söylerse babana izin çıkar gibi.”
“Umarım Ezgi.”
“O zaman bu konu halloldu sayıyorum. Genel taslağa ikiniz de onay veriyorsanız, Tufan’a yollayacağım.”
“Ben onayladım zaten Zeyno.”
“Benden yana da sıkıntı yok.”
“Tamam. Yarın İstanbul işini kesinleştirebilirsen çok iyi olur Mine. Bir an önce başlamamız lazım.”
“Dizinin adı ne olacak peki?”
“Karanlığın Sahibi.”
“Kitabımın adı mı olacak?”
“Evet, gayet güzel. Sen ne diyorsun Ezgim?”
“Bence de güzel ve iddialı. Kitabın kendisi gibi.”
Mine’nin gözleri dolmuştu. Ağlamamak için kırpıştırırken Ezgi’nin “Ben de senaryom dizi teklifi aldığında böyle olmuştum. Güzel duygular bunlar.” sesini duydu.
“Vazgeçmenin eşiğine gelmişken bunu yaşamak mucize gibi bir şey benim için.”
“Bu daha başlangıç Mine. Çok güzel günler göreceksin.”
“Hem kitabın baş karakterlerine de biz karar vereceğiz.”
“Gerçekten mi? Mirza ve Elfin’i oynayacak oyuncuları biz mi seçeceğiz?”
“Yani aslında biz seçmeyiz genelde ama senin için Tufan’dan istisna yapmasını isteyeceğim.”
“Kraliçe iş başında yani Mine.”
Genç kız gözyaşlarını geldiği yere göndermeye çabalarken kahkahasıyla karşılık verdi.
Üç genç kadın, üç umut ve hayalleri…
Mine ve Turna’nın hayatlarına girmesiyle; felek çarkının keskin dişlerinin onlar için hazırlandığından habersiz, güzel günlerin düşleriyle yaşamaya başlamışlardı.
…
Ezgi, gece vakti midesinden gelen sese aldırmadan uyumaya çalıştı ama bir türlü uyku tutmuyordu. Bir sağa bir sola dönerek susturmaya çalıştığı beyni her dakika daha fazla konuşuyordu. Gün içinde olanlar zihninde dönüp duruyordu; AD Medya’daki konuşmalar, yeni proje, Mine ile tanışmaları… Sonunda pes etti.
Gürültü olmasın diye kapısını kapattığı mutfakta kendisine ekmek arası peynir ve domates hazırladı. Masada sessizce yerken gözü telefonda röportaj için hazırlamaya başladığı notlardaydı. Bir lokma ısırıyor, çiğnerken ekranı kaydırıyordu.
Ağzına yayılan domatesin peynirle karışmış tadı bir anda onu anneanne evindeki küçücük mutfağa götürdü.
Gözünü ekrandan alıp ekmeğine dikti.
Geçmişten bir anı gelip yokladı.
“Gel, domates peynir yiyelim. Ama sessiz ol. Babaannem duymasın. Kirlettik diye kızar.” dedi kuzeni.
“Tamam abla.” diye fısıldadı.
Mutfaktaki küçük tezgâhın dibinde duran tel pencereli ahşap dolabı açtı ablası. İçinden mor, eflatun karışımlı bir bohça çıkardı. Kumaşın her katını tek tek açıp beyaz ekmeğe ulaştı. Bir ekmeğin yarısını kendine, çeyrek ekmekten daha azını ise Ezgi’ye kopardı. Bohçayı aynı adımlarla kapatıp ekmeği tekrar ahşap dolaba yerleştirdi.
“Anneannem neden ekmeği buna koymuş abla?” diye sordu büyük merakla.
En fazla 9 yaşında, irice bir kız çocuğu olan kuzeni bir yandan peynir, domates sıralaması ile ekmeğini hazırlıyor, bir yandan da cevap veriyordu.
“Buna ‘çıkın’ deniyormuş. Babaannem öyle söylüyor. Ekmekler çıkına koyulunca daha yumuşak kalıyormuş. Koymazsak çok kızar. Bak dokun? Ne kadar yumuşak.”
Küçük eliyle ablasının uzattığı ekmeğe dokundu. Gerçekten de çok yumuşaktı. Anneannesi haklıydı. Ekmek kesinlikle bu bez parçasına ya da çıkın, adı her neyse ona koyulmalıydı.
Ama o çıkın demeyecekti. Çok yaşlı bulmuştu bu kelimeyi. Ekmek bohçası demek istiyordu.
Anneannesini kaybedinceye kadar da onun için her zaman ekmek bohçası oldu adı. Sonra ne anıları kaldı ne de çocukluğunun en eğlenceli günlerini geçirdiği o ev.
Dudakları iki yana kıvrılırken çocukluğuna gitmenin keyifli hüznü çöktü içine. Belki de özlemişti ama o bunu kabul etmemek uğruna anılardan hemen sıyrılmayı başarıyordu.
Son ısırıktan sonra içtiği su daha midesine inmeden sessizce odasına geçmişti.
İşte şimdi uyku bastırmıştı. Yarın büyük gündü..
