3/22/2026

Senarist 6/ Yaldızlı İhanet

 

Bilgisayarının başına geçip hızla bir şeyler yazmaya çalıştı. Denizin hırçın dalga seslerine karışan tuş sesleri, gece karanlığında geride bırakılmış ayak izleri gibiydi; silinse de varlığını hissettiren, karanlığa işleyen izler… Hiç durmadan yazdı. Parmakları klavyenin üzerinde adeta kendiliğinden hareket ediyor, zihni yazdıklarının gerisinde kalıyordu. Bir an durup ekrana bakacak gibi oldu ama henüz yazdıklarını seçemeden odasının kapısı aniden açıldı.

 

Birden kendisini Ankara’da, aile evindeki küçük odasında buldu. Duvarların tanıdık soğukluğu, çocukluğundan kalma o sıkışmışlık hissini yeniden içine üfledi.

“Kızım, öyle birini sana layık görmüyorum.” dedi, ellilerine merdiven dayamış, kır saçlı adam; sesi kararlıydı ama altında saklı bir kırgınlık da vardı.

 

“O öyle biri değil baba. Tanıyorum onu.”

 

“Bana rağmen peşinden gideceksen seni tutamam. Ama bir gün dönüp geleceksin.” deyip hiddetle odadan çıktı. Kapının kapanma sesi, odanın içinde yankılanarak Ezgi’nin içine çarptı.

 

Babasının arkasından şaşkınlıkla bakarken, kendini yine bilgisayarının başında, yazı yazarken buldu. Geçiş öylesine ani olmuştu ki gerçeklik duygusu bir anlığına yerinden kaydı. Noktayı koydu ve cümleyi kontrol etmeden yerinden kalkıp dalga seslerinin geldiği pencereye yöneldi. Sanki o sesler onu çağırıyordu.

 

Göz alabildiğince ormana bakan camı açıp adımını camdan dışarı attı. Ayaklarının altındaki zemin değişmişti; artık ormanın derinliklerinde yürüyordu. Dalgalar durulmuş, yerini dingin bir rüzgârla birlikte huzur veren bir gelgite bırakmıştı. Rüzgâr saçlarının arasından geçerken içindeki karmaşayı da yatıştırır gibiydi.

 

Sonunda denizi gördüğünde, uçurumun kıyısında olduğunu fark etmeden yere çöküp manzarayı izlemeye koyuldu. Ufuk çizgisi, gökyüzüyle denizin birbirine karıştığı o ince çizgi, ona garip bir sükûnet veriyordu. Huzurluydu… Gerçekten huzurluydu.

 

Derken arkadan gelen bir ses, bu huzurun üzerine ağır bir gölge gibi çöktü. İçine ansızın bir karanlık doldu.

 

“Ezo.”

 

Kim olduğunu biliyordu. Babasının “Ben onu sana layık görmüyorum.” dediği, ilk gençlik çağlarının hırsızı olan adam…

 

Dönüp bakmadı. Bakarsa her şey yeniden başlayacaktı, biliyordu. Zaten ne zaman içi huzurla dolsa, günün sonunda bu sesin sahibi yüzünden gözyaşlarını o huzura katık etmek zorunda kalırdı. O huzur hiçbir zaman saf kalmazdı. Bakmayacaktı artık arkasına.

 

“Ezo, nereye gidersen git sana bakan önce beni görecek. Kimse sana sahip çıkmaz artık.”

 

Diyen ses yakınlaştıkça, dalgalar yeniden hırçınlaşmaya başladı. Az önceki dinginlik yerini uğultuya, iç sıkıntısına bırakıyordu. Ama asla dönüp bakmayacaktı. Ona boyun eğmektense buradan atlamayı tercih ederdi.

 

Ses yaklaştı, yaklaştı ve tişörtünden tuttu. Kumaşın gerilişiyle birlikte bedeni de gerildi. Büyük bir korku infilak etmişti içinde. Göğsü daraldı, nefesi kesildi; kalbi sanki kaburgalarını kıracakmış gibi çarpıyordu. Zehir gibi kanında dolaşıyordu şimdi korku.

 

“Bırak!” diye yeri göğü inleten bir çığlık attı.

 

Fakat adam, tişörtünden sırtını yakalamış, etini parçalayacakmış gibi sıkıyordu. Parmaklarının baskısı derisine işliyor, acı neredeyse somut bir hâl alıyordu. Tekrar kuvvetli bir “Bırak!” çığlığı koptu ağzından.

 

Ardından ismini duydu. Önce o adam sandı ama dikkatle dinlediğinde bu sesin Demir’e ait olduğunu fark etti. Ses daha tanıdıktı daha gerçekti.

 

Artık çığlık atmıyordu. Dalgalar durulmuştu. Bir anlık sessizlik, fırtınanın ortasındaki boşluk gibiydi. Arkasını dönmek için bir hamle yaptı ve bulduğu o küçük boşlukla, kendisiyle birlikte adamı da uçurumdan aşağı götürdü.

 

Düşüyordu. Boşlukta asılı kalmış gibiydi. Düşerken adını duyuyordu…

 

“Ezgi, Ezgi uyan. Saat 8 oldu.”

 

Son dürtülmesinden sonra gözlerini yarım yamalak açan Ezgi, daha ne olduğuna anlam veremeden üzerindeki örtü çekilip alınmıştı. Soğuk hava tenine değince gerçekliğe doğru çekildi.

 

Bir hışımla yerinden kalkan Ezgi, şaşkınlığını atamadan Zeynep’in “Saat sekiz oldu. İki gündür ne alarmı ne de çalan telefonu duyuyorsun. Yeter be. Bir dahakine su dökeceğim suratına,” cümlesini duydu.

 

Arkadaşının ne dediğini anladığında yerinden zıpkın gibi fırlayıp duvardaki saate baktı. Sekiz değil, sekiz buçuktu ve bugün röportajın ilk günüydü. İçine ani bir panik yayıldı. Eli ayağına dolaştı.

 

Gözlerini ovuşturup hızlı adımlarla gardıroba yönelirken “Rüya görüyordum. Ondan uyanamadım. Tamam Zeyno, sağ ol.” demeyi ihmal etmedi.

 

“Rüyadan çok kâbus gibiydi sanki, surat ifadene bakılırsa.”

 

“Biraz öyle.” deyip düşündükten sonra bir kısmını anlatmaya karar verdi.

 

“Uçurumun kenarındaydım. Fuat arkamdan yakaladı. Ben de uçurumdan aşağı, onu da çekerek atladım. Düştük.” dedi, düşünerek konuşurken. Sanki anlatırken bile yeniden yaşıyordu. Diğer kısımları elbette anlatmayacaktı.

 

“Neredeyse üç yıl geçmiş üstünden. Bu adamı unutman gerekiyor artık.”

 

“Unuttum zaten Zeyno.”

 

“Belli oluyor, düzenli aralıklarla görmenden. Bu adamla yüzleşmek ya da intikam için beklemeyi bırakman lazım.”

 

“Onu beklemiyorum ben. Nereden çıkardın bunu?” dedi sinirle; sesi sertti ama altında yorgunluk vardı.

 

Gerçekten de herhangi bir intikam duygusunda değildi. Yalnızca güveni çok büyük yara almıştı. Kâbusları hâlâ bitmiyor, ara sıra bastıran “takip ediliyormuş” hissinden kurtulamıyordu. Omzunun üzerinden arkasında bakma alışkanlığı bile edinmişti fark etmeden. Panik atak ya da anksiyete teşhisi konulmamıştı ama kalabalığa girince bunlara yakın bir telaş durumu yaşıyordu. İlk kez tanıştığı birinin, kendi hayatı hakkında sorular sormasından rahatsız oluyor, “Zayıf yanlarımı mı öğrenmeye çalışıyor?” şüphesiyle yaklaşıyordu.

 

Bir zamanlar sevdiği adamı unutmuştu. Ona dair herhangi bir his beslemiyordu. Ancak hayatının merkezine yerleştirdiği, geleceğe dair tüm umutlarını, hayallerini üzerine bina ettiği adamın yaptıklarını ve yaşattığı büyük yıkımı unutmakta çok zorlanıyordu. O yıkımın enkazı hâlâ içinde duruyordu. Travmalarıyla hayatta kalma çabasındaydı. Hiç kimseyle duygusal bağ kurmadan yaşamına devam ediyordu. Bulduğu en kolay iyileşme yolu buydu kendince.

 

“Ezgi, kâbuslarında o var, insanlarla konuşurken sanki herkes onun gibi çıkacak ön yargısı ile yaklaşıyorsun. Geçen Emre’ye davranışını hatırla. Sence unutmuş musun?”

 

“Travmalarımı aşamadım, kabul ediyorum. Ama ona karşı herhangi bir şey hissetmiyorum Zeynep.”

 

“Peki, öyle olsun,” deyip çıkan Zeynep, kapının ardında söylenmeye devam ediyordu.

 

Olabildiği en hızlı şekilde hazırlanmalıydı. Öyle de yaptı. Sadece bir anlık, antrasit ceket ve pantolondan oluşan takımın içine ne giyeceğini düşünürken tereddüt yaşasa da bu hâl kısa sürdü. Beyaz gömlek ve boynuna bağladığı fularla kıyafetini tamamlamıştı. Saçları için bu kadar kısa sürede yapabileceği hiçbir şey yoktu. Yanları jöle ile yapıştırılıp parlatılmış, sımsıkı at kuyruğu, böyle anlarda bir kahramandı. Biraz hava yolu hostesini andırıyordu ama olsun. Piraye Hanım’ın o kibirli bakışının altında ezilmekten daha iyidir diye düşünmüştü.

 

Tam kapıdan çıkıyordu ki Zeynep’in ona seslenmesiyle saniyelik duraksadı. “Ezgi, yoğunsun biliyorum ama arada gruba bakmayı unutma. Bu projeyi ihmal edemeyiz.”

 

“Tamam, bakarım. Görüşürüz.”

 

Kapıdan çıkarken, bir yandan da elindeki dosyaları kucağına bastırmayı ihmal etmemişti. Küçük çantasından çıkarmaya çalıştığı telefonu ve yürürken ayağını ittirerek giymeye çalıştığı stilettosuyla, dışarıdan bakan birinin “dağınık ve özgüveni bitik” biri olarak adlandıracağı hâlinin farkına vardığında kapıda onu bekleyen taksiye binmek üzereydi.

 

Bindi ve şoföre adresiyle birlikte “AD Medya” direktifi vermeden hemen önce derin bir nefes alıp kendini toparladı. Göğsünü dolduran o nefes, bir çeşit yeniden başlama gibiydi. Hazırdı.

 

İlk durağı AD Medya idi. Sonra Demir ve Yağmur’un eşliğinde Adin Malikanesi’ne doğru yol alacaklardı.

 

Taksiden inerken bir boşluk, bir olmamışlık hissi kapladı içini ama herhangi bir şeye yormadı; ta ki güvenliğin olduğu yere kadar. Giriş kartını yanına almayı unutmuştu. O dağınık çıkışın bir getirisi olacağını tahmin etmişti ama kartı unutabileceği aklına gelmemişti.

 

Şansını denemekten başka çaresi yoktu.

 

“Merhaba, geçenlerde Yağmur Hanım’la gelmiştim. Kart verdiler ama yanıma almayı unutmuşum. Geçmem için yardımcı olur musunuz?”

 

Güvenlik görevlisi boş bir ifadeyle yüzüne bakarken cevabını çoktan vermişti zaten.

 

“Size yardımcı olamam maalesef.”

 

“Beni görmüş olmalısınız ama…” diyerek ilk kez şöhretini kullanmayı denedi.

 

“Ünlülüğün meyvesini yemeye çalıştığım yer burası olmamalıydı ya.” diyerek içinden de hayıflanmayı ihmal etmedi.

 

Kendisini, konuşan bir duvar gibi gören adam sessizce başını iki yana sallamakla yetindi. “Kaybol” diyordu kendince.

 

Kompleks yapının girişine baktı, pes etmişlikle telefonunu çıkardı. Yağmur’un adını ararken tanıdık bir ses bina girişinden onu çağırıyordu.

 

“Ezgi.”

 

Yanına gelmek için adımlayan Aslan’ı görünce gözleri parladı. İçindeki sıkışma bir anlığına gevşedi.

 

“Hıh,” dedi içinden güvenlik görevlisine.

 

“Kartımı unutmuşum, Aslan. Beyefendiye sorup durumu izah etmeye çalışıyordum.” diyerek durumu 1-0 yapmaya çabaladı.

 

“Aslan Bey, hanımefendiyi Yağmur Hanım’ın yanında görmüştüm ama kart olmadan böyle tek alamam.”

 

“Tamam, Salih. Hanımefendi Ezgi Yıldırım, AD Medya senaristlerinden. Bir dahaki sefere kartla gelir.”

 

Adam duvara karşı takındığı bakışlarını tekrar Ezgi’ye çevirdi.

 

Ezgi yine iç benliğiyle “O saliselik kafa çevirişte ne olmuş olabilir de yine duvar muamelesi görüyorum acaba?” dedi; dışından ise adama şirin gözükme çabasındaydı.

 

“Adamdan beklediği nezaket şöyle dursun, üstten bir bakışla açtığı turnikeyle dönüp beklediği kulübeye doğru yürümeye başladı.

 

Ezgi bunun altında elbette kalamazdı. At kuyruğunu havalı bir şekilde savurup Aslan’ın yanına doğru adımladı.

 

“Görevini yapıyor. Yoksa kovulur.” diyen Aslan, Ezgi’nin tanınmamışlığa bozulduğunu anlamıştı.

 

“Haklı. Kartımı almalıydım.”

 

“Günaydın bu arada. Nasılsın?”

 

“Günaydın. Heyecanlıyım. Teşekkür ederim. Sen?”

 

“Heyecan iyidir. Diri tutar. Ben…” dedi, duraksadı. Sanki kelimeleri seçmekte zorlanıyordu. “Uzun süredir kimse nasıl olduğumu sormamıştı. Sağ ol, iyiyim.”

 

Ezgi’nin şaşkınlığını, Aslan’ın telefonunu istemesi bozdu.

 

“Telefonunu ver.” dedi asansörün yanına geldiklerinde. Onuncu kattan gelmesini bekliyorlardı. Sebebini sormadan uzattı telefonunu.

 

“Kilit.”

 

“Ah, pardon. Al.”

 

Aslan başını telefona gömdü, birbiri ardınca tuşlara basıyordu. Ezgi’nin dikkati ise yanlarından geçen genç kadınlara kaydı. Kimisi geçerken saçını kulağının arkasına atıp yüzünü ön plana çıkarıyor, kimisi yürüyüşünü yavaşlatarak varlığını hissettirmeye çalışıyordu. İstisnasız hepsi, “Hoş geldiniz Aslan Bey, günaydın Aslan Bey.” gibi kısa ama dikkat çeken selamlarını çakmadan geçmiyorlardı. Eh, bir baş selamı da Ezgi’ye lütfediyorlardı.

 

Aslan’ı süzmeden geçen kadın sayısı çok azdı. Bir noktada haklı olduklarını düşündü. Uzun boyunun verdiği o doğal avantaj bir yana, gerçekten dikkat çekici bir yakışıklılığı vardı. Demir’e göre teni daha kavruk kalıyordu belki ama belirgin göz çukurları, keskin elmacık kemikleri ve net yüz hatları maskülenliğini güçlü biçimde ortaya koyuyordu. Sol şakağında ve aynı hizada yanağında bulunan benler ise bu sert ifadeye hafif bir yumuşaklık katıyordu.

 

Kızların kimisiyle sadece selamlaşırken, bazılarıyla ayaküstü cilveleşmeyi de ihmal etmedi.

 

Sonunda telefonla işini bitirip uzattığında ekrana baktı Ezgi. Numarasını kaydetmiş, isminin yanına da kartal emojisi koymuştu.

 

“Kendimi çaldırdım, kaydettim. Böyle durumlarda kime ulaşabilirsen onu aramalısın. Yağmur şart değil.”

 

“Neden aslan yapmadın?” dedi Ezgi, onun cümlesine takılmadan.

 

“Benim sadece adım Aslan. Özelliklerim başka.” derken asansörde 10. kata basıyordu.

 

“Aslında gökdoğan emojisi olsa onu koyacaktım.” deyince Ezgi daha fazla dayanamayıp güldü.

 

“Hızından dolayı mı?”

 

“Evet.” dedikten sonra ikisi de sustu. Asansörün içindeki kısa sessizlik, ikisinin de düşüncelerine gömülmesine neden oldu. Sessizliği bozan yine Aslan oldu.

 

“Gerginliğin geçti sanırım.”

 

“Evet, teşekkür ederim.”

 

“Bizim için önemlisin. Süreç boyunca psikolojini iyi yönetebilmen lazım. Kafanı her ne meşgul ediyorsa toparlanmalısın Ezgi. Neyin içine girdiğini henüz fark etmemiş olabilirsin, anlıyorum ama sadece şunu bilsen yeter; karşında Adin ailesi var. Mesele zenginlik ya da sıradan bir güç değil. Sarsılmaz bir soyadı.”

 

Ezgi, kat numarasının yandığı tuşa baktı. 10. kata gelmişlerdi. Kapı açılmadan hemen önce iç çekip, “Farkındayım. Toparlayacağıma emin olabilirsin.” dedi.

 

“Biliyorum.” dedi Aslan, koridora adım atarken. Onları koridor başında, elinde ajandasıyla bekleyen kişi Demir’in sekreteriydi.

 

“Günaydın Aslan Bey. Hoş geldiniz Ezgi Hanım.”

 

Ezgi, kadının neşeli ve enerjik hâline bakınca kendini gerçekten fazlasıyla yıkık hissetti. “Hoş buldum.”

 

“Günaydın Ceyda.”

 

“Aslan Bey, Piraye Hanım’dan sonra yeni program formatı için toplantınız var. Demir Bey katılamayacağını söyledi. İmza yetkisi sizde.”

 

“Başka bir şey var mı?”

 

“Rutin programınız dışında farklı bir şey eklenmedi.”

 

“Aslan, akşam bir planın yoksa…” diyerek kadına yaklaştı ve yanağından makas alarak, “Şu geçenki arkadaşınla yemeğe çıkalım.” dedi.

 

Genç kadın bir anda o ciddi havasından sıyrılmış, cilveli bir kıkırdamayla, “Olur. Aynı yere mi?” diye cevap verdi. Ezgi, Aslan’ın bu rahatlığı karşısında donup kaldı.

 

“Evet.”

 

“O zaman işime döneyim ben.”

 

Masasına dönen kadının arkasından bakan Aslan, kafasını çevirdiğinde gözleri kocaman açılmış bir Ezgi ile karşılaştı.

 

“Ne oldu?”

 

“Ne mi oldu? Ani Hanım görecek diye ruhumu teslim ettim burada.”

 

Aslan gülüp kaldığı yerden yürümeye devam etti. Ezgi minik adımlarla ona yetişmeye çalışırken, adamın rahatlığına gerçekten sinir olmuştu.

 

“Rahat ol. Bir şey yapmaz. Yağmur olmadığı sürece…” demesiyle Ezgi bir anda durdu.

 

Genç kadın, aklına bir şey gelmiş gibi ani duruşuyla adamı şaşırtmıştı.

 

“Neden?”

 

Aslan yine gülüp, Demir’in odasını açmadan önce kapıya bir kez tıklayıp, “Zamanla anlarsın.” dedi.

 

Ezgi, kafası iyice karışmış bir hâlde peşinden içeri adımladı. Ama bunun üzerine sonra düşünecekti. Şimdi odağını toplamalıydı.

 

Aslan, şen sesiyle “Günaydın güzel insan.” diyerek masadaki kâğıda odaklanmış Demir’i rahatsız ederken, Ezgi sessiz bir “Günaydın.” fısıldadı ortama.

 

Demir, Aslan’ı es geçip doğrudan Ezgi’ye odaklandı ve “Günaydın.” diyerek karşılık verdi. Bu beklenmedik tavır, Ezgi’yi şaşırttı.

 

“Bugün en azından suratsız değil…” diye düşündü içinden.

 

Onlar koltuklara otururken içeri Yağmur ve arkasından ödül gecesinde gördüğü iri adam girdi.

 

 

Ezgi’den…

 

“Yağmur’un yanında içeri giren adamı görünce ister istemez bir toparlanma ihtiyacı hissettim. Neden bilmiyorum ama bu adamdan sebepsizce ürküyorum.

 

“Günaydın,” diyen kadın ve adamın tok sesine sadece başımı sallayarak cevap vermekle yetindim.

 

Yağmur benim yanıma, o adam da Aslan’ın yanına otururken Aslan’dan kuvvetli bir kahkaha duyuldu. “Ezgi, Ömer ağabeyden mi korktun sen?”

 

“Yoo,” dedim ama sesim içime kaçtığı için pek duyulmamış da olabilir.

 

“Siz daha tanışmadınız değil mi?” diyen Demir’e bakıp kafamı salladım.

 

“Ömer ağabey bizim koruma müdürümüz. Sen Ezgi’yi zaten tanıyorsun ağabey.”

 

“Evet, biliyorum. Çok memnun oldum Ezgi Hanım.”

 

“Ben de memnun oldum Ömer Bey.” derken sesimin iyice içime kaçtığını fark etmiştim ama yapacak bir şey yoktu.

 

“Ağabey demeniz yeterli.”

 

“O zaman siz de Ezgi deyin.”

 

“Nasıl isterseniz.”

 

“Ezgi, iyi misin?” derken kahkaha atmayı ihmal etmeyen Aslan’a baktım.

 

Eş zamanlı herkes bana baktı.

 

“Ömer ağabey, kız senin yüzünden koltuğa gömüldü. Dövecek gibi bakmasana.”

 

Aslan’ın hem gülüp hem konuşması ortamdaki resmi havayı dağıtsa da kendimi tam anlamıyla rezil olmuş hissediyordum. Haklıydı. Ömer ağabey hem cüssesiyle hem de yüz ifadesiyle son derece korkutucu duruyordu benim için. Aslan söyleyene kadar koltuğa gömüldüğümü bile fark etmemiştim.

 

Hemen duruşumu düzelttim. Karşımdaki adam da bakışlarını… En azından daha yumuşak bakıyordu. Ekipteki en uzun ve iri adam oydu. Ardından en az bir doksanlık Aslan ve ondan da en fazla üç-beş santim kısa duran Demir geliyordu. Yağmur ise Allah’ın müthiş bir özenle yaratılmış kullarından biri gibiydi; hem olağanüstü bir esmer güzelliğe sahipti hem de boyu en az bir yetmiş beş duruyordu. Aralarında 163’lük sıradan hâlimle ekmek yemeye utanır hâle gelmezdim umarım. Mr. & Miss World Türkiye şubesi gibi bir ortamda, normal tipimle tek dikkat çekmeyen kişi olarak şanslıydım bence, evet.

 

“Ömer ağabey, sen kızları Piraye Hanım’a götür. Ben arkanızdan kamera ekibiyle birlikte geleceğim.”

 

“Ben?” diye sordu Aslan.

 

“Sen Ani’nin başında dur yeter.”

 

“Ah, en sevdiğim iş.” derken Yağmur’a bakıyordu. Yağmur ise hiç cevap vermeden göz devirdi.

 

Demir, “O hâlde herkes hazırsa…” derken çalan kapıyla birlikte içeri giren sekreter, “Demir Bey, istediğiniz dosyalar hazır.” diyerek farklı renkte dosyaları uzattı. “Bir de az önce masama bu zarf bırakılmış. Üzerinde sizin adınız yazıyordu fakat kimin bıraktığına dair bilgim yok. Kısa süreliğine Ani Hanım’ın yanına gitmiştim.” diyerek masanın üzerine altın yaldızlı bir zarf bıraktı.

 

“Peki Ceyda, teşekkür ederim.”

 

Kadın çıkarken, Ömer ağabey de “Ben arabayı hazırlayayım.” diyerek onunla birlikte çıktı.

 

“Aslan, bu dosyaları Ani’nin imzalaması şart. Belgesel için hiçbir itiraz hakkı kalmayacak. Bugün halledebilir misin?” diyerek Aslan’a iki dosya uzattı.

 

“Peki, hemen hallederiz.” diyerek aldı ve çıkmak üzere ayağa kalktı.

 

O sırada altın yaldızlı zarfı açmakla meşgul olan Demir’i izliyordum. Zarfın kapağını açar açmaz yüz ifadesi değişti. Kaşları çatıldı, bakışları sertleşti. Onu bu hâle getiren şeyin ne olduğunu merak ediyordum.

 

Aslan’ın çıktığı kapının kapanma sesiyle birlikte Demir’in zarfı açıp kaşlarını çatması ve masaya yumruğunu vurması bir oldu. Yağmur, elindeki tabletten irkilerek başını kaldırdı.

 

Demir sinirle bir numara tuşladı. “Salih, masama bir zarf geldi. Kurye falan giriş yaptı mı bugün?” dedi yüksek tonda.

 

“Çıkış yaptı mı? Nasıl fark etmezsiniz Salih? Tüm çıkışları kapatın. Arabamı hazırlayın. Geliyorum.” diye bağırdı ve hiddetle yerinden kalktı.

 

Yağmur, “Demir ne oluyor?” dese de öfkeyle hareket eden adama sesini duyuramadı. Masadaki zarfa uzandı. Onun da yüzü kireç gibi olmuştu.

 

Demir kapıdan çıkarken Yağmur’un telefonu çaldı. “Piraye Hanım arıyor. Programımızı özet geçecektim. Ezgi, sen Demir’i yalnız bırakma.” diyerek koşar adımlarla odadan çıkarken zarfı kucağıma apar topar tutuşturdu.

 

Açıp bakacaktım ki “Durma Ezgi, koş Demir’i yakala!” diye bağırmasıyla odadan fırlayıp onun peşinden koştum.

 

Demir’e tam asansöre binecekken yetiştim. Sinirden gözü dönmüş bir şekilde elimdeki zarfa bakıyordu. Zemin kata geldiğimizde o önde, ben arkada yetişmeye çalışırken, normalde başlarını kaldırmayan çalışanlar şimdi film izler gibi bize bakıyordu.

 

Dikkatsizliğim sonucu elinde kahvesiyle geçen bir kızı fark etmedim ve çarpıştık. Demir’e yetişebilmek için sadece “pardon” deyip geçtim. Üstüme sıçrayan kahve lekesi de  telaşımızın yarattığı o seyirlik manzara da umurumda değildi.

 

Ne olduğunu bilmediğim bir sebepten ötürü bu deli adamın peşindeydim. Neden bunu kendime görev edindiğimi bilmiyordum ama içimden bir ses, “Peşini bırakma.” diyordu.”

Belki durdurabilirim umuduyla seslendim ama beni duymadı bile. Yanına ulaştığımda güvenlik görevlilerine bağırmakla meşguldü.

 

“Ne demek çıkış yapmadı lan? Her yerde kamera var. Her yer koruma dolu. Bir kuryeyi bulamadınız mı?”

 

Ben nefes nefese yanına yaklaştığımda, holding binasının yakınında kuvvetli bir Kawasaki motor sesi yankılandı. O keskin ve tehditkâr ses, bulunduğumuz alanı bir anda gerilimle doldurmuştu.

 

Demir, hazır olan arabasına atlarken ben de yolcu kapısını açıyordum. Oturmadan önce beni fark etti.

 

“Sen nereye?”

 

“Ben de geliyorum.”

 

“Ezgi, in arabadan.” dedi, nazik olmaya zorladığı ama altındaki öfkeyi saklayamayan sesiyle.

 

Kemerimi bağlayıp, “Hayır, Demir.” derken motorun uzaklaşma sesiyle Demir’in hız ibresini saniyeler içinde yüzün üzerine çıkarması bir oldu.

 

Bir elimde zarfı tutarken diğer elimle ön konsola yapıştım. Güya bir şey olursa bu tutunma beni koruyacakmış gibi hissetmiştim ama bunun ne kadar boş bir refleks olduğunu içten içe biliyordum.

 

Motor önümüzde, biz arkasında trafiği hiçe sayarak ilerliyorduk. Araçların arasından geçerken rüzgârın basıncı bile hissediliyordu. Bir süre geçince sanırım Demir’in o sınır tanımaz hızına alıştım ve zarfı açmak aklıma geldi.

 

‘Aferin Ezgi, camdan atla deseler, neden diye sormayacaksın. Bu zekâyla bu yaşa iyi gelmişsin.’ diye içimden hayıflanarak buruşmuş kartı içinden çıkardım.

 

Altın yaldızlı harflerle “İnci ve Sinan” yazıyordu. Harfler gözümü alacak kadar parlaktı. Altında ise, “Sert ve Nişancı aileleri olarak nişan yemeğimizde sizleri de aramızda görmekten onur duyarız.” cümlesi vardı.

 

Tarih ve yer bilgisi eklenmeyen davetiyenin alt köşesine yalnızca küçük bir karekod yerleştirilmişti. Bu eksiklik, davetiyeyi daha da tedirgin edici kılıyordu.

 

Demir’in gözünü döndürmeye yeten bu davetiyenin altından çıkacak hikâyeyi merak ediyordum. Zarfı katlayıp avcumun içinde iyice sıktım. Demir’e baktım ardından. Sanki bu dünyada değilmiş gibi gözleri boşlukta ama bedeni refleksle hareket ederek yolu izliyordu.

 

Motor ara sokağa sapınca biz de peşinden saptık. Sokak daraldıkça hız daha da tehlikeli hâl alıyordu.

 

Demir’in telefonu çalıyor, kapanıyor, tekrar ve tekrar çalıyordu. O ısrarlı melodi sinirlerimi daha da geriyordu. Yüksek hız, durmadan çalan telefon, takip edemediğim yollar ve elimde sımsıkı tuttuğum zarf… Midemin yavaş yavaş bulanmaya başladığını hissettim.

 

Motosikleti süren adam gözden kaybolmadan hemen önce, Demir’in yerine araba ekranından telefonu ben açtım. Artık dayanamamıştım.

 

“Adamın peşini bırak, Demir.” dedi karşıdan konuşan adam. Gülüyor muydu bilmiyorum ama ses tonuna bakılırsa, bu cümleyi büyük bir zevkle kurduğu açıktı.

 

“Sana diyorum. Duydun mu? Adamın peşini bırak.” dedi tekrar.

 

Çok hızlanmıştık. Herhangi bir ani harekette ikimizi de ölüme sürükleyebilirdi. Demir’in yüzüne yalvarırcasına baktım. Durmalıydı.

 

Bakışlarımın yanına ses tonumu da ekleyerek, “Ne olur dur Demir.” dedim. Korkuyordum. Gerçekten korkuyordum.

 

Ancak Demir’in bunu yapmaya hiç niyeti yoktu.

 

“Demir,” diye seslendi telefonun ucundaki adam. Bu sefer ses tonuna hem ciddiyet hem de emreden bir hava katmıştı.

 

“Davetiyeyi İnci gönderdi.” der demez, arabanın frenine asılması ve bulunduğumuz yerde 360 derece dönmemiz bir oldu.

 

Fren sesinin yankısı kulaklarımı çınlattı. Telefonun diğer ucundaki adam sesi duyar duymaz hattı kapattı.

 

Midem resmen ağzıma gelmişti. Yanımda peçete olmadığı için mecburen torpidoyu açmak zorunda kaldım.

 

Elime çarpan ıslak mendili almak için kafamı hafifçe eğdiğimde, mendil paketiyle birlikte başka şeyler de parmak uçlarıma değdi. Ufak, soğuk ve sert metal parçalar gibiydi.

 

Mendili alırken hepsini gördüm. Bunlar birer kurşundu.

 

Görür görmez mendili kucağıma çekip torpidoyu hızla kapattım. Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. İlk kez kurşun görmüyordum ama Demir’in arabasında görmeyi hiç beklemiyordum.

 

Üstelik aile sırları yüzünden her şeyin gizlilik içinde yürütüldüğü bir işin içindeyken… Neyin içine çekilmiştim ben böyle?

 

Ellerim titremeye başladı. Rengimin attığını hissedebiliyordum. Islak mendilden zar zor bir tane çıkarıp ağzıma bastırırken, Demir sinirden direksiyona vurup bağırmaya başladı.

 

Gözlerimi kapadım.

 

Bayılacak mıydım? Hayır. Şu an bayılmak istemiyordum.

 

Birden kemerimi çözüp kendimi yol kenarına attım.

 

Midem daha fazla dayanamayacaktı olanlara…

 

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder